| |
GÜNÜMÜZDE BALKAN ÜLKELERİ VE SORUNLAR
SON
yıllarda Balkanlar'da bazı ülkelerin sınırları ve yönetim şekilleri
değişmiş, yeni anlaşmalar yapılmış, yeni stratejik-ekonomik ortaklıklar
kurulmuştur. Bu önemli değişimler, Balkan ülkelerinde yaşayan Müslüman-Türk
azınlıkları derinden etkilemiş, kimi ülkelerde bu halkların varlığını
tehlikeye düşürmüş, onları korkunç "etnik temizlik" girişimlerinin
hedefi haline getirmiştir. Bosna-Hersekli Müslümanların ve Kosovalı
Arnavutların maruz kaldıkları radikal Sırp saldırganlığı, bu trajedilerin
en büyük iki örneğidir.
Son dönemde meydana gelen değişimlerin önemli bir yansıması
olarak, Türkiye'nin, Balkan ülkeleriyle ilişkilerinin geleneksel
yapısı da değişime uğramıştır. Bu ülkelerin son yıllarda yaşadığı
değişimi ve Müslüman-Türk azınlıkların durumunu yakından incelemek,
konuyu daha iyi kavramamıza imkan verecektir.
3.1. Yunanistan
Yunanistan, Balkan ülkeleri içinde, Türkiye açısından
ayrı bir konuma sahiptir. İki ülke arasında, 1920 yılında yaşanan
savaştan sonra hiçbir çatışma yaşanmamasına, onlarca yıldır aynı
ittifakların içinde bulunulmasına rağmen, kronikleşmiş bazı sorunlar
vardır. Ve bu sorunlar günümüzde de herhangi bir çözüme ulaşamamıştır.
İki komşu ülkenin arasındaki sorunların çözülmesi, hem bu ülkeler
hem de bölge için gereklidir.
Önce iki ülkenin ilişkilerinin tarihçesine bakalım.
Osmanlı Devleti 1354 yılında Gelibolu'ya yerleşmiş, 1362'de Edirne'yi,
kısa süre sonra da Gümülcine, Serez, Drama ve Kavala'yı topraklarına
katmış. Bu tarihten itibaren Bizans'ı vergiye bağlamış, sonraki
dönemlerde Teselya, Vardar ve Selanik'i alarak günümüz Yunanistanı'nın
büyük bir kısmını fethetmiştir. 1453 yılında gerçekleşen İstanbul'un
fethi, Bizans'ın sonunu getirmiş, 1461'de Trabzon ve Mora'nın hakimiyet
altına alınması, bu sonu kalıcı kılmıştır. İlerleyen yıllarda Ege
adaları; 1522'de Rodos, 1566'da Sakız ve Naksos, 1571'de Kıbrıs,
1577'de Sisam, 1699 yılında da Girit fethedilmiştir. Bu hakimiyet
1830 yılında Yunanistan'ın bağımsızlığını kazanmasına kadar devam
etmiştir.
Osmanlı İmparatorluğu'nun ılımlı yönetim politikası
Yunan halkı için de geçerli olmuştur. Rum-Ortodoks halk, diğer gayrimüslim
tebaanın sahip olduğu bütün haklara, ayrıcalık ve imtiyazlara sahip
olmuştur. Bu dönemde halk, yerel ve özerk yönetimler kurma hakkına
sahip olmuş, birçok bölge vergi muafiyeti altına girmiştir. Encarta
Ansiklopedisi'nde Rumların Osmanlı idaresi altında huzur ve barış
içinde yaşadıkları şöyle anlatılır:
Osmanlı İmparatorluğu'nun Rum halkları,
genel olarak dinsel özgürlük ve hatırı sayılır bir otonomiye sahip
olmuşlardır. Ortodoks Kilisesi'nin başı olan Patrik, Osmanlı başkenti
olan İstanbul'da yerleşmiştir. Etnik kökenleri ne olursa olsun
Ortodoks Hıristiyanların politik ve manevi lideri odur. İstanbul'un
Fener semtinden gelen küçük ailelerin üyeleri olan Fener Rumları,
Osmanlı sultanının hizmetinde önemli yönetim ve diplomasi mevkilerine
sahip olmuşlardır.18
Ayrıca, Fatih Sultan Mehmet'in fermanıyla
büyük imtiyazlar elde eden Patrik, sadece Rumların değil, Osmanlı
topraklarında yaşayan bütün Ortodoksların temsilcisi haline gelmiş,
evlilik işlemlerinden miras işlerine, cezai davalardan günlük hayata
kadar bütün alanlarda Ortodoksların yöneticisi olmuştur. 18. yüzyılın
sonuna gelindiğinde, Patrik, 13 milyon kişiyi bulan Hıristiyan uyruğunun
üzerinde yetki sahibiydi ve bu rakam, Osmanlı'nın bütün uyruklarının
dörtte birini oluşturmaktaydı.19
Osmanlı İmparatorluğu, bugünkü Yunanistan topraklarında
yaklaşık 400 yıl hakim olmuş, Selanik, Osmanlı'nın ikinci büyük
şehri haline gelmiştir. Başta Fransız Devrimi'yle ortaya çıkan ulusçuluk
akımı olmak üzere, çeşitli sebepler sonucu 1814-1820 yıllarında
başlayan etnik isyanlar, 1829 yılında Yunanistan'ın bağımsızlığını
kazanmasıyla sonuçlanmıştır. 24 Temmuz 1923 yılında imzalanan Lozan
Antlaşması'na kadar geçen sürede, Yunan tarafı "Megali İdea" politikasını
hayata geçirmeye çalışmış, bu amaçla yayılmacı bir politika uygulamıştır.
Megali
İdea, kelime anlamı ile "büyük ideal, büyük fikir" demektir. Rigas
Pheraios adlı bir Yunanlı tarafından ilk defa 1791 yılında gündeme
getirilmiştir. Bu fikre göre, 1453'te Fatih Sultan Mehmet tarafından
fethedilen İstanbul tekrar ele geçirilecek, Yunanistan, Girit, Rodos,
Kıbrıs, Anadolu, Rumeli, Balkanlar, Yakın Doğu ve Ortadoğu'yu, kısacası
Türk topraklarının büyük bölümünü kapsayan ve başkenti İstanbul
olan yeni bir "Büyük Bizans İmparatorluğu" kurulacaktır.
Gerçekleşmesi imkansız bir hayal olan
bu plan, 19. yüzyılın başından itibaren -o dönemin siyasi koşullarında-
taraftar toplamaya başlamış, bu amaçla haritalar hazırlanmış, Rum
halkı arasında yoğun bir propaganda ve beyin yıkama çalışması başlatılmıştır.20
Osmanlı vatandaşı olan Rumlar kışkırtılmış ve bir kısmı Osmanlı
Devleti'ne karşı ayaklanmışlardır. 1821'de başlayan Yunan isyanı
kısa sürede sonuç vermiş; 1830 yılında dönemin büyük güçleri olan
İngiltere, Fransa ve Rusya'nın koruması altında Yunanistan bağımsızlığını
ilan etmiştir.
I. Dünya Savaşı'nın ardından Yunan ordularının Anadolu'yu
işgali, söz konusu "Megali İdea"yı uygulamak için başlatılmış bir
girişimdir. Ancak, elbette, Türk Milleti'nin kahramanca yürüttüğü
Kurtuluş Savaşı karşısında başarısızlığa uğramıştır. Kurtuluş Savaşı'nda
yaşadığı büyük yenilgi, Yunanistan'ın toprak kazanma hayallerini
durdurmuş ve Türkiye ile olan ilişkilerinde yeni bir dönem başlatmıştır.

Mora'da Türklere karşı isyanı gösteren kartpostallar |
Lozan Antlaşması'nın ertesinde, Türk-Yunan ilişkilerinde
belirgin bir yumuşama dönemi yaşanmış, arada yaşanan sorunlar, görünüşte
de olsa, kısa sürede sona erdirilmiştir. Ancak ileriki yıllarda
yaşanacak büyük sorunların temeli de bu dönemde atılmış, 30 Ocak
1923 yılında imzalanan Mübadele Anlaşması'nın uygulamaya geçmesi
sırasında ortaya çıkan sorunlar, iki ülke arasındaki güvensizliğin
yeniden doğmasının da temellerini atmıştır. 1930'dan itibaren başlayan
yakınlaşma süreci Venizelos'un Türkiye'ye gelmesi ve tarafların
bir Dostluk, Tarafsızlık, Uzlaştırma ve Hakemlik Anlaşması imzalamalarıyla
daha derin bir görünüm kazanmıştır. 1952 yılında iki ülke de NATO'ya
katılarak güçlü bir ittifakın içinde yer almış, ortak cephe oluşturmuşlardır.
Bu bahar havası, 9 Ağustos 1954 yılında imzalanan Balkan İttifakı'yla
devam etmiş ancak 1955 yılında Kıbrıs sorununun ortaya çıkmasıyla,
hem Yunanistan-Türkiye ilişkileri bozulmuş hem de Balkan İttifakı
sona ermiştir.
Bu tarihten itibaren, Türkiye ve Yunanistan arasındaki
ilişkiler üç temel sorun üzerinde odaklanmıştır. Hiç kuşkusuz bu
sorunların en büyüğü, günümüzde de önemi artarak devam eden Kıbrıs
sorunudur. Diğer iki konu ise Ege ve azınlıklar sorunlarıdır.
3.1.a. Kıbrıs Sorunu
15. yüzyılın sonlarında Venedikliler Kıbrıs'a hakim
olmuş, yaklaşık bir asır boyunca adanın yönetimini ellerinde tutmuşlardır.
Venedik idaresi altında Kıbrıs halkı, siyasi, ekonomik ve dini bakımdan
büyük baskı görmüş, Kıbrıslı Ortodoks Rumlar mezhep değiştirmeye
ve Katolik olmaya zorlanmış, ağır vergiler ve baskılar altında ezilmişlerdir.
Osmanlı Devleti, Doğu Akdeniz'de güvenliği sağlamak
için adanın yönetimini üstlenmekten başka bir çare olmadığını görmüş,
bu amaçla önce diplomatik girişimlerde bulunmuş, sonuç çıkmayınca
da Kıbrıs'a sefer düzenleme kararı almıştır. Ağustos 1571'de Kıbrıs
fethedilerek Osmanlı İmparatorluğu'na katılmıştır.
Osmanlı, Rumların üzerindeki ağır baskıları kaldırmış,
rahat ve huzurlu bir ortam sağlamıştır. Böylece ada halkı o dönemin
şartlarına göre geniş imkanlara, haklara ve özgürlüklere kavuşmuş;
kendi kiliselerinde tam bir hürriyet içinde ibadet edebilmiştir.
Fetihten sonra, Anadolu'dan göç eden Türkler sayesinde adada belirli
bir Türk nüfusu oluşmaya başlamış, bu Türkler Kıbrıs'ın sosyal,
kültürel ve ekonomik hayatına önemli katkılarda bulunmuşlardır.
Kıbrıs'ta birarada yaşayan Türkler ile Rumlar arasındaki ilişkiler
dostluk, beraberlik, barış, yardımlaşma, hoşgörü, saygı, iş birliği,
din, inanç ve ibadet özgürlüğü esasları çerçevesinde gelişmiştir.
"Megali İdea" ve "Enosis" ortaya çıkana
kadar Kıbrıslı Türkler ve Rumlar örnek bir birliktelik sergilemişlerdir.
Adadaki karma köyler bunun açık bir delilidir. Nitekim 1832 sayımına
göre adada 172 karma köy, 198 Hıristiyan köyü ve 92 Müslüman köyü
vardır.21
1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı ve buna bağlı bazı gelişmeler,
Osmanlı Devleti'ni olduğu gibi, Kıbrıs'ı da doğrudan doğruya etkilemiş,
Osmanlı'nın bu savaştan yenik çıkması, Çarlık Rusyası'nın yayılmacı
siyasetine karşı İngilizlerle iş birliği yapmasına yol açmıştır.
4 Haziran 1878 günü yapılan bir anlaşmayla Osmanlı ve İngiliz devletleri
Rusya'ya karşı ortak hareket etme kararı almış, İngiltere'nin verdiği
desteğin bedeli ise Kıbrıs olmuştur. Böylece Kıbrıs İngiliz yönetimine
bırakılmış ve üç yüzyıldan uzun süren Osmanlı yönetimi sona ermiştir.
Her ne kadar yönetim İngiltere'ye bırakılsa da, adanın mülkiyeti
Osmanlı Devleti'nde kalmış, aslında Kıbrıs, geçici bir süre için
İngilizlere verilmiştir. Ancak, Kıbrıs'ın Yunanistan'a ilhakı yönündeki
çalışmalar, adanın İngiliz yönetimine geçmesinin ardından hız kazanmış,
bu amaçla her türlü yönteme başvurulmuştur.
Adada 1878'den 1960'a kadar süren
İngiliz dönemi, Kıbrıslı Türkler açısından zorluklarla dolu olmuştur.
Bu dönemin başındaki ve sonundaki nüfus sayımları bunun bir göstergesidir.
İngilizlerin geldiği yıllarda adada 45 bini Türk, 137 bini Rum olmak
üzere yaklaşık 185 bin kişi yaşamaktadır. Yani Türkler, Rumların
üçte biri oranındadır. İngiltere hakimiyetinin sonunda ise, Türkler'in
oranı beşte bire kadar düşmüş,22 diğer bir
deyişle, adadaki nüfus dengesi Türkler aleyhine bozulmuştur. Bunun
başlıca nedeni, saldırılar, ekonomik ve siyasi baskılar sonucunda
çok sayıda Türk vatandaşının adayı terk etmesidir.
Bu dönemin önemli olaylarından biri, İngiltere'nin
Osmanlı Devleti'nin Birinci Dünya Savaşı'nda karşı cephede yer almasını
öne sürerek, 1914 yılında Kıbrıs'ı tek taraflı olarak ilhak etmesidir.
O tarihe kadar adanın sadece yönetiminden sorumlu olan İngiltere,
böylece Kıbrıs'ı tam anlamıyla ele geçirmiş, Osmanlı hükümeti bu
gelişme karşısında fazla bir şey yapamamıştır. Rumlar ise İngiltere'nin
ilhak kararını sevinçle karşılamışlardır.
Türk Milleti'nin Anadolu'da bağımsızlık mücadelesi
verdiği Kurtuluş Savaşı yıllarında Kıbrıslı Rumlar Yunanistan'la
birleşmek anlamına gelen, "Enosis" faaliyetlerini sürdürmüş, çeşitli
vesilelerle adanın Yunanistan'a bırakılmasını talep etmişlerdir.
İngiltere ise bu talepleri her defasında geri çevirmiştir. 1923'te
imzalanan Lozan Antlaşması ile, Kıbrıs Adası'nın İngiltere'ye ait
olduğunu resmen kabul edilmiştir. Ancak bu dönemde adada karışıklıklar
başlamış, Enosis yanlılarının yürüttüğü faaliyetler sonucu 1931
yılının Ekim ayında isyan patlak vermiştir. 1931 Rum isyanı İngiliz
politikasının sertleşmesine yol açmış, isyana katılmayan Kıbrıs
Türkleri de bundan olumsuz etkilenmişlerdir.
1950'li yıllarda kurulan terör örgütü
EOKA, fanatik bir Rum milliyetçisi olan Grivas'ın liderliğinde,
Kıbrıs'taki eylemlerine 1955 Nisanı'nda başlamış, dört yıl boyunca
Türk köylerine saldırılar düzenlemiş, Türkleri göçe zorlamış, çok
sayıda terörist eylem gerçekleştirmiştir.23
Buna karşın Kıbrıslı Türkler, Kıbrıs Türk Mukavemet
Teşkilatı (TMT), Milli Cephe Partisi, Kıbrıs Adası Türk Azınlığı
Kurumu, Kıbrıs Milli Türk Halk Partisi, Kıbrıs Türk Kurumları Birliği,
Kıbrıs Türk Kurumları Federasyonu ve Kıbrıs Milli Türk Birliği gibi
cemiyetlerin çatısı altında varlıklarını koruma mücadelelerini sürdürmüşlerdir.
Şubat 1959'da imzalanan Zürih ve Londra Antlaşmaları
ile Kıbrıs Cumhuriyeti'nin temelleri atılmış ve Kıbrıs sorununda
yeni bir safha başlamıştır. Kıbrıs Anayasası hazırlanmış, Garanti
ve İttifak anlaşmaları yapılmıştır. Bu anlaşmaların Türkler açısından
önemi, Türkiye'nin garantörlük hakkını alması, Enosis'in bir süreliğine
de olsa önlenmesi ve Kıbrıs Türkleri'nin yeni cumhuriyette eşit
ortaklık haklarına sahip olmasıdır. Ayrıca Türkiye (Yunanistan ile
birlikte) Kıbrıs'ta küçük bir askeri birlik bulundurma hakkını elde
etmiştir.

EOKA lideri Grivas |
Kıbrıs Cumhuriyeti 15 Ağustos 1960'da
ilan edilmiş, böylece adada İngiliz hakimiyeti sona ermiştir; Yunanistan
"Enosis", Türkiye ise "taksim" tezini geri çekmiş, Kıbrıs Cumhuriyeti'nde
Makarios Cumhurbaşkanı, Fazıl Küçük ise Cumhurbaşkanı Yardımcısı
olmuştur. Kabul edilen prensiplere göre cumhuriyetin yönetimiyle
ilgili olarak bir Yasama Meclisi kurulacak, bu meclisin % 70'i Rum
üyelerden, % 30'u Türk üyelerden olacaktı. Cumhuriyet idaresi "Başkanlık"
sistemi olup, cumhurbaşkanı Rum, yardımcısı ise Türk tarafından
seçilecekti. İdare ve belediyelerde %70-%30 oranı muhafaza olunacak,
yüzde yüze yakın Türk ve Rum cemaatlerin oluşturduğu mahallerin
idaresi o cemaatin memurlarına bırakılacaktı.24
Ne var ki Türk ve Rum taraflardan oluşan cumhuriyetin
ömrü kısa olmuş, üç yıl sonra, 1963'te cumhuriyet işlevini yitirmiştir.
Makarios'un anayasayı değiştirme, Türkler'e tanınan hakları kaldırma,
Kıbrıs Türkleri'ni "azınlık" durumuna düşürme, garanti ve ittifak
anlaşmalarını feshetme çabaları cumhuriyetin sonunu getirmiştir.
Makarios'un anayasayı değiştirme teklifleri Kıbrıs Türkleri ve Türkiye
tarafından reddedilmiştir.

Kanlı terör örgütü EOKA'nın militanları |
EOKA
ve Rum terör çeteleri, 1963 yılı Aralık ayının son günlerinde Türk
cemaatine yönelik "etnik temizleme ve adadan kaçırma" planını uygulamaya
koymuş, Rumların saldırıları tarihe "Noel katliamı" ya da "Kıbrıs'ta
Kanlı Noel" olarak geçmiştir.25 Bu acımasız
saldırıların sonucunda 18.667 Kıbrıs Türkü yaşadığı 103 köyü terk
etmek zorunda kalmıştır. Birleşmiş Milletler raporlarına göre 1964
yılında Lefkoşe'de 39, Girne'de 7, Baf'ta 49, Larnaka'da 21 ve Magosa'da
21 köy zarar görmüştür. 1963 yılında başlayıp 1964'te de devam eden
olaylarda 364 Türk öldürülmüştür.26 Türkiye
ve Yunanistan arasındaki görüşmelerden sonuç alınamaması ve Türk
köylerinin işgal edilmesi üzerine, TBMM acilen toplanmış, 16 Kasım
1967'de Anayasa'nın savaş ilanına ve Türk Silahlı Kuvvetleri'nin
yabancı ülkelere gönderilmesine ilişkin 66. maddesine dayanarak
Kıbrıs'a müdahale kararı alınmıştır.27 Ancak
Amerika Birleşik Devletleri'nin devreye girmesi ve Yunanistan'ın
Türkiye'nin şartlarını kabul etmesiyle, Türk harekatı durdurulmuştur.
1968 yılında adadaki sorunları çözüme
kavuşturmak için toplumlar arası görüşmeler başlamıştır. Bu görüşmeler
bir neticeye ulaşamamışken, 70'li yılların başlarında beklenmedik
bir gelişme yaşanmış, Rum-Yunan cephesi ikiye bölünmüştür. Bir tarafta
Yunanlı subaylar Grivas ve Sampson, diğer tarafta ise Makarios yer
almıştır. Yöntem konusundaki görüş ayrılıkları nedeniyle ortaya
çıkan bu durum, Rum halkını Makariosçular ve Grivasçılar olarak
ikiye ayırmıştır. Rum kesimindeki iç çekişme ve mücadele 15 Temmuz
1974'te bir darbe ile sonuçlanmış, Yunanistan'ın desteklediği Rum
Milli Muhafız Ordusu Makarios'u devirmiş, terörist Nikos Sampson'u
Cumhurbaşkanı ilan etmiştir. Adadaki darbenin amacı, bazı Yunanlı
subayların yayın organlarına açıkladığı gibi, kısa bir süre içinde
Kıbrıs'ın Yunanistan'a bağlanmasıdır.28
Türkiye, Garanti Anlaşması'nın dördüncü maddesine dayanarak
20 Temmuz 1974'te tek taraflı olarak Kıbrıs Barış Harekatı'nı başlatmış,
22 Temmuz akşamı Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin aldığı
ateşkes kararını kabul ederek üç gün süren Birinci Barış Harekatı'nı
sona erdirmiştir. 25-30 Temmuz tarihleri arasında Türkiye, Yunanistan
ve İngiltere Dışişleri Bakanlarının katılımıyla gerçekleşen I. Cenevre
Konferansı, Türk taleplerinin kabul edildiği bir anlaşmayla sonuçlanmış,
böylece "adada bir güvenlik bölgesinin kurulması, Rum ve Yunan işgalindeki
Türk bölgelerinin derhal boşaltılması, esir durumda olan asker ve
sivillerin mübadele edilmeleri veya serbest bırakılmaları, barışın
sağlanması ile birlikte anayasaya uygun bir hükümetin yeniden kurulmasının
temini, Kıbrıs Cumhuriyeti'nde Kıbrıs Türk Toplumu ile Kıbrıs Rum
Toplumu olmak üzere iki otonom idarenin mevcudiyeti" onaylanmıştır.
Ancak bu anlaşma uygulanamamış, yani adada muhtemel
bir barış ortamı bir kez daha ortadan kalkmıştır. İşte böyle bir
ortamda Cenevre'de düzenlenen İkinci Konferans'tan da (8-13 Ağustos
1974) bir sonuç çıkmaması üzerine, Türkiye, İkinci Barış Harekatı'nı
14-16 Ağustos günleri arasında gerçekleştirmiştir. Böylece günümüzde
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti topraklarını oluşturan bölge, Lefke-Lefkoşe-Magosa
hattının kuzeyi, yani adanın yaklaşık % 37'si kontrol altına alınmıştır.

1964 yılında da devam eden saldırıların sonucunda 18.667 Kıbrıs
Türkü yaşadıkları 103 köyü terk etmek zorunda kaldı. |

Rum terör çetelerinin 1963 yılındaki, Türklere yönelik saldırılarında,
Osmanlı döneminden kalma camiler, tarihi eserler tahrip edildi.
Resimde yıkılmış bir Türk camisi görülüyor.
EOKA yanlısı Rumlar (sağda) |
20 Temmuz müdahalesi ile Yunanistan'daki askeri cunta
istifa etmiş ve sivil bir hükümet kurulmuştur. Eski Yunan politikacılarından
Konstantin Karamanlis, sürgünde olduğu Fransa'dan gelerek Yunanistan'ın
başına geçmiş ve 20 Temmuz Yunanistan'da demokrasinin yeniden uygulanmaya
başladığı tarih olmuştur. Aynı şekilde Kıbrıs'ta 15 Temmuz darbesinin
sonucu olarak başa geçen Nikos Sampson çekilerek yerine Klerides
getirilmiş ve darbecilerin Rum toplumu içinde egemenliklerini sürdürmeleri
engellenmiştir.
20 Temmuz'la Türkiye, 1963 olaylarından beridir savunduğu
federasyon tezinin gerçekleşmesine olanak sağlamış; eşitlik, BM
kararları ile kabul edilmiştir. 20 Temmuz Barış Harekatı'nın sonucu
olarak, NATO çatısı altında iki müttefik üye olan Türkiye ve Yunanistan
karşı karşıya gelmiş ve sonuçta Yunanistan, NATO'nun askeri kanadından
çekildiğini açıklamıştır. Yine harekatın başka bir sonucu olarak,
Türkiye ile ABD de karşı karşıya gelmiş ve ABD kendi müttefiki Türkiye'ye
karşı uzun süre askeri-ekonomik ambargo uygulamıştır.

İnsanlık dışı uygulamalara maruz kalan ve öldürülen Türkler,
Rumlar tarafından toplu mezarlara gömüldüler. (SAğda)
Toplu mezarda ağlayan bir Türk. (Solda)

Resimlerde, savunmasız Türk yerleşim birimlerine saldıran
ve büyük bir katliama girişen Rum birliklerinden kaçan Türk
kadınlar görülüyor.
|
30 Temmuz 1974 Cenevre Anlaşması ve 1 Kasım 1974 tarihli
Birleşmiş Milletler kararı ile Kıbrıs'ta iki toplumun varlığı ve
eşitliği kabul edilmiştir. Kıbrıslı Türkler bu gerçeğe dayanarak
13 Şubat 1975'te Kıbrıs Türk Federe Devleti'ni (KTFD) ilan etmiş,
1976 ve 1981'de genel ve yerel seçimler yapılmış, Rauf Denktaş,
1983 yılına yani Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin kuruluşuna kadar
Federe Devletin Başkanı olarak görevde kalmıştır.
Bu dönemin önemli gelişmelerinden biri de, nüfus mübadelesi
anlaşmasıdır. Böylelikle güneyde kalan Türkler kuzeye, kuzeyde kalan
Rumlar ise güneye geçmişler; Kıbrıs'taki iki toplum adanın iki ayrı
bölgesinde toplanmıştır. 1977-1979 dönemi, Doruk Anlaşmaları olarak
bilinen toplumlar arası görüşmelere sahne olmuştur. Rauf Denktaş'ın
çağrısıyla başlayan görüşmeler önce Denktaş ile Makarios, sonra
ise (Makarios'un ölümünün ardından) Denktaş ile Kiprianu arasında
gerçekleşmiştir. Bu görüşmeler neticesinde Mayıs 1979'da, her ne
kadar on maddelik bir anlaşma imzalansa da, bu düzenlemelerin sorunun
çözümüne fazla bir katkısı olmamıştır.
1980 Ağustosu'nda yeniden başlayan ve aralıklarla 1983
Mayısı'na kadar süren görüşmelerden de bir sonuç çıkmamış, Türk
ve Rum tarafları iki kesimlilik, iki bölgelilik, temsil, federal
devletin yetkileri, yerleşme, mülk edinme ve serbest dolaşım gibi
konularda ortak bir noktaya gelememişlerdir.
Kıbrıs sorununda önemli dönüm noktalarından biri, 1983
senesidir. 13 Mayıs'ta Birleşmiş Milletler, Kıbrıs Rum yönetimi
lehinde bir karar almış, buna karşılık olarak KTFD, 17 Haziran'da
Kıbrıs Türk halkının self-determinasyon hakkını vurgulayan kararını
açıklamış, 15 Kasım 1983'te ise, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin
(KKTC) kuruluşunu ilan etmiştir. Rauf Denktaş yeni kurulan Cumhuriyetin
Cumhurbaşkanı seçilmiş ve Kıbrıs Türk toplumu adına görüşmeleri
yürütme görevini üstlenmiştir. Ne var ki bazı büyük devletlerin
baskıları sonucu, Türkiye dışında hiçbir devlet KKTC'yi tanımamıştır.
Dönemin BM Genel Sekreteri Perez de Cuellar'ın aracılığı
ile 1984 yılında toplumlararası görüşmeler tekrar başlamış, Genel
Sekreter her iki toplumun taleplerini göz önünde bulundurarak bir
anlaşma taslağı hazırlamıştır. Ancak ne bu dönemde ne de BM Genel
Sekreteri Boutros Gali'nin 1992 yılında başlattığı girişimler döneminde
bir çözüme ulaşılabilmiştir. Gali, taraflar arasındaki tüm anlaşmazlık
konularını kapsayan bir çözüm önerisi getirmiş, Türk tarafı 100
maddeden 91'ini kabul ettiğini bildirmiştir. Ancak Rum tarafının
çekinceleri, anlaşmayı imkansız kılmıştır.
1993'te Glafkos Klerides'in iktidara gelmesiyle, müzakereler
Denktaş ile Klerides arasında sürmüştür. İlk başta Klerides'in Rum
toplumunu temsilen görüşmeci olması, sorunun çözümü açısından olumlu
bir gelişme olarak değerlendirilmiştir. Ancak 1999-2000 yıllarında,
BM Genel Sekreteri Kofi Annan'ın gözetimindeki görüşmelerden de
bir sonuç çıkmamış, Güney Kıbrıs'ın Avrupa Birliği'ne alınması kararı
ise, sorunu eskisinden daha da karmaşık bir hale getirmiştir.
2001 yılının sonlarında Rauf Denktaş'ın Klerides'i
yüz yüze görüşmeye çağırmasıyla Ocak 2002'de yeni bir görüşme süreci
başlamış, Klerides'in KKTC'yi, Denktaş'ın da Güney Kıbrıs'ı ziyaret
etmesi, Kıbrıs tarihi açısından oldukça önemli bir gelişme olarak
kabul edilmiştir. Ancak liderlerin defalarca biraraya gelmelerine
rağmen yine somut bir ilerleme sağlanamamış, devreye Kofi Annan
tarafından hazırlanan "Annan Planı" girmiştir. Ancak bu plan, kalıcı
ve barışçıl bir çözüm getirmemektedir.

KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, BM Genel Sekreteri Kofi Annan
ve Kıbrıs Rum Kesimi eski lideri Glafkos Klerides birarada |
Kısacası, bütün çabalara ve girişimlere rağmen iki
tarafın da üzerinde anlaştığı bir plan henüz oluşturulamamıştır.
Konuya dahil olan ve tarafsız olması gereken ülkelerin bir kısmı,
Rum kesiminin tarafında yer almakta ve Türk tarafını sözde çözümsüzlüğün
sebebi ilan etmektedirler. Bu durum, Türk tarafındaki güvensizliği
artırmaktadır. Avrupa Birliği, iki ülke arasında yapılmış uluslararası
anlaşmaları dikkate almayarak Rum kesimini Avrupa Birliği'ne kabul
etmiş, Türk tarafının durumunu ise kesin bir sonuca bağlamamıştır.
Türk tarafı son dönemlerde çeşitli açılımlar yapmış, ancak Rum tarafı,
geçmişte olduğu gibi bugün de, bu açılımlara beklenen olumlu cevabı
vermemiştir. Tüm bunlara rağmen her iki tarafın ve uluslararası
toplumun çözüm için gösterdiği çabalar devam etmektedir.
Kıbrıs sorunu başta da belirttiğimiz gibi, Yunanistan
ve Türkiye arasında yaşanan sorunların en büyük olanıdır. İster
iki toplumun karşılıklı görüşmeleri sonucunda, ister Avrupa Birliği
çerçevesinde, isterse de iki toplumun kabul edebileceği makul bir
plan çerçevesinde olsun, bu sorunun bir an önce çözüme kavuşturulması,
bölgede barış ve huzur dolu bir dönemin başlangıcı olacaktır.
3.1.b. Ege Sorunu
1830'da Yunanistan bağımsızlığını kazandıktan sonra,
Ege adalarının bir kısmı (Batı Ege Adaları: Eğriboz, Kuzey Sporatlar,
Kiklad Takımadaları) bu ülkeye bırakılmıştır. 1912-13 yıllarında
meydana gelen Balkan Savaşı'nın bir sonucu olarak, Doğu Ege Adaları,
yani Taşoz, Midilli, Sakız, Psara, Nikarya, Limni, Semadirek, Gökçeada
ve diğer küçüklü büyüklü adalar da Yunanistan'ın eline geçmiştir.
1913 Londra Antlaşmasına göre, Girit'in geleceği hakkındaki kararlar
Balkan devletlerine, Ege adalarıyla ilgili kararlar ise "Altılar"
adı verilen ülkelere (İngiltere, Fransa, Almanya, Rusya, Avusturya-Macaristan,
İtalya) bırakılmıştır. Bu ülkeler, Meis dışındaki On iki Adayı İtalya'ya,
Bozcaada ve İmroz dışındaki Doğu Ege adalarını da Yunanistan'a bırakmış
ve bu adaların askerden arındırılması koşulunu getirmişlerdir. Adalarla
ilgili ayrıntılı düzenlemeler 1923 yılında imzalanan Lozan Antlaşması'yla
gerçekleştirilmiş, Ege Denizi'nin bir barış ortamı olması sağlanmış,
çıkan sonuçtan iki taraf da memnun olmuştur. İkinci Dünya Savaşı'nın
ertesinde imzalanan Paris Barış Antlaşması'yla da On iki Ada İtalya'dan
alınıp, askerden arındırılmış olması şartıyla, Yunanistan'a verilmiştir.
Bu barış ortamı 1960 yılından itibaren bozulmaya başlamıştır.
Bu yıldan itibaren adaları silahlandırmaya başlayan Yunanistan,
Türkiye'nin notalarına ve Antlaşmalara uyma çağrılarına karşılık
olarak, 1936'da imzalanan ve Türkiye'ye Boğazlar bölgesini güvenlik
zaruretiyle silahlandırma yetkisi veren Montreux Boğazlar Sözleşmesi'nin
kendine bu hakkı verdiğini öne sürmüştür. Halbuki bu sözleşmede
Yunan adalarıyla ilgili bir düzenleme söz konusu olmamıştır.
1974 yılına kadar düşük bir gerginlikte devam eden
sorun, bu tarihten itibaren iki ülke arasında daha yüksek bir gerilime
sebep olmuş ve iki ülkeyi çeşitli tarihlerde savaşın eşiğine getirmiştir.
Yunanistan, adaları açıkça silahlandırmaya başlamış, bu faaliyet
1981'de iktidara gelen PASOK hükümetiyle hız kazanmıştır.
Yunan tarafı, adalardaki silahlanmayı haklı göstermek
için çeşitli tezler öne sürmektedir. Eski antlaşmaların artık hükmünün
kalmadığını, yeni koşulların yeni sonuçlar getirdiğini savunan Yunanistan'ın
öne sürdüğü sözde deliller şöyledir: Yunanistan'a göre, Montreux
Boğazlar Sözleşmesi, 1936'da Dışişleri Bakanı olan Rüştü Aras'ın
konuyla ilgili mektubu gibi birtakım anlaşmalar ve belgeler; Türk
tarafının Ege ordusunu kurması, Gökçeada ve Bozcaada'yı silahlandırması
kendisine de bu hakkı vermektedir. Yunanistan, her iki ülkenin de
hem BM hem de NATO'ya üye olmalarının yeni koşullar meydana getirdiğini
bahane etmektedir. Türk tarafı ise Lozan'da kabul edilen koşulların
halen geçerli olduğunu, Yunanistan'ın uluslararası antlaşmaları,
iyi komşuluk ilişkilerini ihlal ettiği gerçeğini ortaya koymaktadır.
Ege'de yaşanan ikinci sorun ise, "Kıta Sahanlığı Sorunu"dur.
Bu konunun iki farklı boyutu vardır; bir yandan taraflar kıta sahanlığı
konusunda diğer yandan da bu uyuşmazlığın hangi yoldan çözüleceği
konusunda anlaşamamaktadır. Yunanistan, "kıta sahanlığı sınırlandırması
yapılırken adalar, ana karayla bağlantılı olarak değerlendirilmelidir
ve ayrıca bu mesafe belirlenirken Türkiye'ye en yakın ada ölçüt
alınmalı, eşit uzaklık ilkesi uygulanmalıdır" tezini savunmaktadır.
Bu fikirlere sözde destek olarak ise, 1958 Cenevre Kıta Sahanlığı
Sözleşmesi'nin 6. maddesini kullanmaktadır. Bu maddeye göre, anlaşmanın
olmadığı durumlarda, kıta sahanlığı eşit uzaklığa göre belirlenmektedir.
Türkiye ise, bu sorunun iki ülke arasında yürütülecek
görüşmelerle anlaşmaya bağlanmasını savunmaktadır. Türk tarafına
göre kıta sahanlığı belirlenmesinde doğal uzantı esastır ve Ege,
Anadolu yarımadasının doğal uzantısıdır. Ayrıca kıta sahanlığının
belirlenmesinde adalet prensibi gözetilmeli, Ege'nin kendine özgü
koşulları olduğu anlaşılmalı, Lozan'da gözetilen Türk-Yunan dengesi
Ege'de de gözetilmelidir. Türkiye bu sorunu görüşmelerle çözme yolunu
benimserken Yunanistan sorunu uluslararası yargıda çözmek istemektedir.
Bütün bu anlaşmazlıklar, karasularının ve hava sahasının
genişliği konusunda düğümlenmektedir. Yunanistan Lozan Antlaşması
döneminde karşılıklı olarak 3 mil olan karasuları genişliğini, 1936
yılında tek taraflı olarak 6 mile çıkartmıştır. Türkiye de 1964
yılında 6 mili kabul etmiştir. Bugün en önemli sorun, Yunanistan'ın
karasularını 12 mile çıkartmak istemesi ve buna gerekçe olarak uluslararası
antlaşma ve sözleşmeleri sözde delil göstermesidir. Türkiye, haklı
olarak, Ege Denizi'ni bir Yunan iç denizine çevirecek her türlü
karara karşı çıkmaktadır. Çünkü bu durum kabul edilirse, Türkiye,
Ege'nin doğal zenginliklerinden faydalanamayacak, açık denizlere
çıkışı kısıtlanacak, hava sahası daralacaktır. Bu durumda Ege Denizi;
%73'ü Yunanistan'ın, %9'undan azı Türkiye'nin karasuları, %15'e
yakını ise açık deniz olarak bölünecektir. Kuşkusuz bu, adil ve
makul bir talep değildir.
Hava sahası konusunda da aynı anlaşmazlık
hüküm sürmektedir. Yunanistan, kendi hava sahasının 10 mil olduğunu
iddia etmekte ve uluslararası sözleşmelere aykırı olarak bu kararı,
1931 tarihli bir Yunan Krallık Kararnamesine bağlamaktadır. Türkiye,
Yunanistan'ın hava sahasını, karasuları gibi 6 mil olarak kabul
etmektedir. Buna bağlı olarak FIR (Uçuş Bilgi Bölgesi) sorunu ortaya
çıkmakta, sivil ve askeri uçakların uçuş güzergahı konusunda sorunlar
yaşanmaktadır.29
Yunanistan ve Türkiye, son dönemde pozitif bir görünüm
sergileyen ilişkilere paralel olarak Ege sorununun çözümü için yeni
adımlar atmış, ortak komisyonlar kurmuştur. Çözüm arayışları devam
etmektedir. Bu sorunların çözümünde de, Kıbrıs sorununun çözümü
ve Türkiye'nin AB'ye girişi önemli birer anahtar olacaktır.
3.1.c. Azınlık Sorunu- Batı Trakya Türkleri
Önceki bölümlerde de gördüğümüz gibi, Balkan topraklarında
gerçekleştirilen fetihler sonucunda, çok sayıda Türkmen bu bölgeye
yerleşmiş, yerel halktan da din değiştiren kitleler büyük bir Müslüman-Türk
nüfusu meydana getirmişlerdir. Yunan topraklarına da, başta Selanik
olmak üzere çok sayıda Müslüman-Türk yerleşmiştir. Ancak Osmanlı'nın
son döneminde yaşanan olumsuzluklar, özellikle de Balkan Savaşları
neticesinde, bu Türkler'in büyük bir kısmı Anadolu'ya geri dönmek
zorunda kalmıştır. 1911 tarihindeki Balkan Savaşı'ndan sonra, sadece
Yunanistan'dan göç eden Türkler'in sayısı 125 bin civarındadır.
Bu göçler sonraki dönemlerde de devam etmiş, Kurtuluş
Savaşı'nı takip eden dönemde, Lozan Antlaşması'nın ilgili kararına
göre, büyük mübadeleler olmuştur. Bu dönemde yaklaşık 1 milyon Rum
Yunanistan'a, 500 bin civarında Türk ise Türkiye'ye dönmüştür. Bu
büyük mübadelenin istisnası olan Batı Trakya Türkleri ve İstanbul
Rumları, diğer sorunlarla birlikte, 1960 yılından itibaren yeniden
gündeme gelmiş ve iki ülke arasındaki temel sorunlardan biri olmuştur.
Türkiye'de yaşayan Rum vatandaşlarımızla ilgili olarak
geçmişte bazı olumsuz olaylar meydana gelmiştir. Ancak, bu yanlış
tutum ve uygulamalar geçmişte kalmıştır. Türkiye'de, farklı din
ve etnik kökene sahip tüm vatandaşlarımızın hiçbir baskıya, ayrımcılığa
maruz kalmadan, birarada huzur ve güvenlik içinde yaşayabildikleri
engin bir hoşgörü hakimdir. Geçmişteki birtakım olumsuz uygulama
ve olayların ise, bir daha asla tekrarlanmayacağını umuyoruz.
Batı Trakya'da ise, Türk tarafının kayıtlarına göre
150 bin kadar Türk yaşamaktadır. Yunanistan'daki İnsan Hakları İzleme
Komitesi'nin rakamlarına göre 120 bin kişi olan bu sayı giderek
azalmış ve 98 bine düşmüştür. Batı Trakya'da yaşayan Türk nüfusun
azalmasının esas sebebi, burada yaşayan kardeşlerimizin uzun yıllardır
büyük sıkıntılar içinde varlık mücadelesi vermeleridir. Batı Trakya'da
yaşayan Türkler'in hakları; 1923 Lozan Antlaşması, Aralık 1968 Türk-Yunan
Protokolü, İnsan Haklarının ve Temel Hürriyetlerinin Korunması İçin
Avrupa Konvansiyonu, 1975 Helsinki Nihai Senedi, Avrupa Güvenlik
ve İş Birliği Konferansı, Viyana İzleme Toplantısı Sonuç Belgesi
gibi kararlarla güvence altına alınmış olmasına rağmen uygulamalarda
bu kararlara itibar edilmemiş, Müslüman-Türk topluma çeşitli baskılar
uygulanmış, karşılarına çeşitli zorluklar çıkartılmıştır.
1955 İstanbul ve 1964 Kıbrıs olaylarının yaşandığı
dönemde, Batı Trakya'da yaşayan Türk nüfus büyük bir tehdit altında
kalmıştır. Bu dönemde Yunan hükümeti, Türk azınlığı ülkeden çıkartmanın
yollarını aramıştır. 1998 yılına kadar yürürlükte kalan 1955 tarihli
yurttaşlık yasasının, "Grek olmayan etnik kökenden bir kişi Yunanistan'dan
ayrılırsa vatandaşlıktan çıkartılabileceği" hükmüyle , Türkler'in
dolaşım hakları kısıtlanmıştır.
Yine aynı dönemde gerçekleştirilen
kamulaştırma faaliyetleri sonucunda Türkler'in sahip oldukları toprak
oranı %85'ten %20-40'lık bir orana düşmüştür. Gelirinin büyük bir
kısmı tarıma dayanan Türk azınlık, bu kamulaştırma faaliyetinden
büyük zarar görmüştür. 1967-74 döneminde iktidarda olan cunta, Türkler'e
yönelik baskıları daha da yoğunlaştırmıştır. 1994 yılına kadar sistemli
olarak devam eden bu politikalar, AB'nin baskısı sonucu, bu tarihten
itibaren yumuşamaya başlamıştır. Yunanistan, 5 Mayıs 1999 tarihli
Birleşmiş Milletler Kişisel ve Siyasi Haklar Sözleşmesi'ni imzalamış
ve bu sözleşmenin getirdiği yükümlülükleri kabul etmiştir. Ancak
bütün gelişmelere rağmen Yunanistan'daki Uluslararası İnsan Hakları
İzleme Komitesi'nin 7 Ocak 2000 tarihli raporu, Yunanistan'ı azınlık
haklarını ihlal ettiği gerekçesiyle suçlu bulmuştur.30
Ülkedeki Türkler, siyasal haklarla ilgili sorunlarla
da karşılaşmaktadır. Özellikle Dr. Sadık Ahmet'in yaşadıkları bu
konunun en önemli bir delilidir. Dr. Sadık Ahmet, azınlık haklarını
savunduğu için 1987 yılında 2.5 yıl hapse mahkum olmuştur. Ancak
bu haksız karara karşı uluslararası baskı oluşmuş ve cezanın infazı
süresiz olarak ertelenmiştir. Bu kararın ardından serbest kalan
Sadık Ahmet, bağımsız aday olarak parlamentoya girmeyi başarmıştır.
1989 yılından itibaren seçim kanunlarında yapılan değişiklikle,
Türkler'in seçilme imkanlarının ortadan kaldırılmasına çalışılmıştır.
Örnek olarak, bağımsız adaylara %3 ülke barajı şartı getirilmiştir.
Bu orana ulaşması imkansız olan Türk adaylar, başka partilerden
aday olmak zorunda kalmışlardır. Son seçimlerde sadece bir Türk,
Galip Galip, PASOK'tan aday olarak meclise girebilmiştir.
Türkler'e uygulanan baskının bir diğer
yönü de vatandaşlık hakkının keyfi olarak geri alınmasıdır. 1998
yılına ait Yunan resmi kayıtlarına göre, kısa bir süre önce sona
eren bu uygulamayla yaklaşık 60 bin kişinin vatandaşlığı uluslararası
antlaşmalara aykırı olarak kaybettirilmiştir.31
Türkler, müftülük konusunda da büyük sıkıntılar yaşamaktadır.
1920 tarih ve 2345 sayılı kanunla kabul edilen ve müftülerin karma
usulle seçilmesini öngören uygulama, pratikte hiç uygulanmamış,
müftü seçimleri Yunan yönetiminin yetkisi ve denetim baskısıyla
gerçekleşmiştir. 1991 yılında kabul edilen ve eski kanunun yerini
alan yeni kanunla, müftü seçiminde Müslümanlar söz sahibi olarak
kabul edilmiştir, ancak bu kanun da uygulamalara yansımamıştır.
Bu uygulama çerçevesinde, 1967 yılında Müslüman olmayan bir kişi
İskeçe müftüsü olabilmiştir. 1985'te de müftü Yunan makamlarınca
atanmıştır. 1995 yılında seçilmiş İskeçe Müftüsü Mehmet Emin Aga'nın
"görev gaspı gibi" tamamen haksız ve hiçbir gerçeklik payı olmayan
bir suçlamayla suçsuz yere mahkum edilmesi, iki ülke arasında gerginliğe
yol açmıştır. Gümülcine Müftüsü İbrahim Şerif de aynı suçlama ve
baskılara maruz kalmıştır. İbrahim Şerif'in İnsan Hakları Mahkemesi'nde
2000 yılında açtığı dava, Yunanistan aleyhinde sonuçlanmıştır. En
nihayetinde uluslararası baskıya dayanamayan yerel mahkemeler, iki
müftü için de beraat kararı vermiştir. Ancak bu konudaki sorunlar
günümüzde de devam etmektedir.
Yunanistan'daki Türkler'in yaşadıkları
sıkıntılar bununla sınırlı değildir. Son dönemlere kadar devam eden
baskıların en çarpıcı örneklerinden biri de, ilkokul öğretmeni Rasim
Hint'in başına gelenlerdir. İskeçe Azınlık Okulu'na Türk Okulu dediği
için bir yıl görevden uzaklaştırılan Hint, daha sonra da bir dağ
köyüne sürülmüştür.32 Eğitim alanında karşılaşılan
sıkıntılar ise azınlık okullarına Türkiye'den gelen öğretmenlere
izin verilmemesiyle başlamıştır. Daha sonra Türk öğrencilere getirilen
Yunanca yeterlilik şartı, Türkçe eğitim yapan okullar açısından
ciddi sıkıntılara neden olmuştur.
Bu tablodan da anlaşılacağı gibi, Türk-Yunan ilişkilerindeki
dalgalanma, Batı Trakya Türkleri'ne de yansımış, uzun gerginlik
dönemlerinde Müslüman-Türk azınlık yoğun baskılara maruz kalmıştır.
AB üyesi olduktan sonra, Yunan yönetiminin politikalarında zorunlu
bir yumuşama ve esneme görülmüştür. Ancak bu yumuşamanın yeterli
seviyeye ulaştığını ya da bugüne kadar yaşanan kayıpları telafi
ettiğini söylemek mümkün değildir. Bugün Batı Trakya sadece Yunanistan'ın
değil, Avrupa'nın da en geri kalmış bölgesi halindedir.
Türkiye'nin Yunanistan ile olan ilişkilerini geliştirmesi,
sorunlarını çözmesi, Batı Trakya'daki Türkler'in huzur ve güveni
açısından da son derece gereklidir. İki ülke arasında yaşanan herhangi
bir gerginlik, ister istemez, Batı Trakya'daki Türkleri zor durumda
bırakmaktadır. Bu nedenle -ve ekonomik, siyasi ve askeri nedenle-
tüm Balkan ülkeleriyle olduğu gibi, Yunanistan'la da iyi ilişkiler
içinde olmak, Türkiye için son derece önemlidir.
3.1.d. Türk-Yunan İlişkilerinin Geleceği
Önceki sayfalarda ayrıntılı olarak incelediğimiz sorunlara
rağmen son dönemde Türkiye ile Yunanistan arasında yaşanan gelişmeler,
iki ülke arasında belirgin bir yakınlaşma ve çözüm çabalarının gündeme
gelmesine yol açmıştır. Bu dönem boyunca iki ülke arasında iyi komşuluk
ilişkilerinin geliştirilmesi, anlayış ve güven ortamının oluşması
için büyük bir çaba harcanmıştır. Bu çabalar iki tarafın da küçük
adımlar atması ve karşılıklı jestler yapmalarıyla ilerlemiştir.
Bu yumuşamanın temelinde, Yunanistan'ın AB'ye girmesi
ve buna bağlı olarak uluslararası hukuka uygun davranışlar sergilemesi,
Marmara Bölgesi'nde yaşadığımız büyük deprem sonrasında ülkemize
yapılan yardım jestleri, azınlık haklarında yaşanan gelişmeler,
Türkiye'nin AB'ye girişi için verilen destek gibi çok sayıda olumlu
unsurun biraraya gelmesi yatmaktadır. Bu çerçevede 1999 yılında
iki ülkenin Dışişleri Bakanları arasında ilk önemli yumuşama sinyalleri
verilmiş, turizm, ticaret, çevre, kültür, terör ve bölgesel iş birliği
gibi konularda ikili görüşmeler başlatılmıştır.
Bu gelişmeleri takiben 2000 yılında karşılıklı ziyaretler
yapılmış ve dokuz adet ikili anlaşma imzalanmıştır. (Suç ile ilgili
özellikle Terörizm, Örgütlü Suçlar, Uyuşturucu Madde Kaçakçılığı
ve Yasa Dışı Göç ile Mücadelede İş Birliği; Kültürel İş Birliği;
Turizm Alanında İş Birliği; Gümrük İdarelerinin İş Birliği ve Karşılıklı
Yardımlaşma; Deniz Taşımacılığı; Bilimsel ve Teknolojik İş Birliği
Anlaşmaları ve Çevrenin Korunması Hakkında Mutabakat Muhtırası;
Yatırımların Karşılıklı Teşviki ve Korunması Anlaşması; Ekonomik
İş Birliği Anlaşması).
31 Ekim 2000 tarihinde Kuzey Atlantik Asamblesi Derneği
toplantısında biraraya gelen iki ülkenin Dışişleri Bakanları, "güven
artırıcı önlemlerin" bir an önce uygulamaya geçmesi için talimat
vermişlerdir. Bu kararın bir sonucu olarak, Türkiye ve Yunanistan
karşılıklı olarak -NATO'nun Yıllık Tatbikat Konferansı çerçevesinde-
müteakip yılın ulusal tatbikat programlarını bildirmek ve birbirlerini
olabilecek değişikliklerden diplomatik kanallarla haberdar etmek
konusunda mutabakata varmışlardır.
2001 yılında Dışişleri Bakanı Yorgo Papandreu'nun ülkemize
yaptığı ziyaretin ardından, Türkiye ve Yunanistan'ı "anti-personel
mayınların kullanımı, depolanması, üretimi ve transferinin yasaklanması
ve bunların imhası sözleşmesi"ne taraf yapacak işlemlerin birlikte
tamamlanmasını ve Türkiye ile Yunanistan'ın AB konusunda iş birliğini
öngören iki ortak açıklama yapılmıştır. 23-24 Haziran 2001 tarihlerinde
Sisam ve Kuşadası'nda, Kuşadası Deklarasyonu adı altında 5 iş birliği
kararı (iki ülke arasında deniz ve hava ulaşım alanlarıyla ilgili
Bakanlıklar arasında bir danışma mekanizması kurulması; iki ülkenin
karşılaştığı doğal afetler konusunda Ege'de sismik araştırmaların
ortaklaşa yapılması; Akdeniz bölgesinde yaygın olan Akdeniz anemisine
karşı ortak mücadele; 2004 yılında Yunanistan'da yapılacak olimpiyatların
kültürel boyutuna Türkiye'nin katkısının getirilmesi; acil durumlarda
kullanılmak üzere iki Dışişleri Bakanı arasında doğrudan telefon
hattı kurulması) alınmıştır. 7-8 Kasım 2001 tarihlerinde Atina'yı
ziyaret eden Türk Dışişleri Bakanı, 8 Kasım 2001 günü, Geri Kabul
ve Türk-Yunan Ortak Acil Müdahale Gücü (JHET-SDRU) Protokolleri
ile Diplomatik Akademiler Arası İş Birliği Mutabakat Zaptını imzalamıştır.
Aynı ziyarette, Dışişleri Bakanlıkları siyasi direktörlerinin
ve NATO nezdindeki daimi temsilcilerin, daha önce masaya getirilmiş
olan öneriler temelinde daha başka "güven artırıcı önlemler" için
çalışmalarını sürdürmeleri, 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası'nın ortaklaşa
düzenlenmesine yönelik olarak başlatılan Türkiye ve Yunanistan Futbol
Federasyonları arasındaki iş birliğinin sürdürülmesi, AB konusunda
Yunanistan'ın Türkiye'ye bilgi aktarımına ve bu doğrultuda seminerler
düzenlenmesine devam edilmesi, basın alanındaki iş birliğinin derinleştirilmesi
ve desteklenmesi karar altına alınmıştır. "Türk - Yunan Ekonomik
Karma Komisyonu (KEK) I. Dönem Toplantısı" 12-13 Şubat 2002 tarihlerinde
Atina'da yapılmış, iki ülke arasında bir Mutabakat Muhtırası imzalanmıştır.
Yunan Parlamentosu, "Türkiye Cumhuriyeti ile Yunanistan Cumhuriyeti
Arasında Türkiye Cumhuriyeti İçişleri Bakanlığı ile Yunanistan Cumhuriyeti
Kamu Düzeni Bakanlığı Suç ile, özellikle, Terörizm, Örgütlü Suçlar,
Uyuşturucu Kaçakçılığı ve Yasadışı Göç ile Mücadelede İş Birliği
Anlaşmasının 8'nci Maddesinin Uygulanmasına Dair Protokol'ü (Geri
Kabul Protokolü, 8 Kasım 2001 Atina) 20 Haziran 2002 tarihinde onaylamıştır.
İki ülke arasında yaşanan yakınlaşma toplumlara da
yansımış, ülkemize gelen Yunan turist sayısı; ortak çalışmalara,
festival ve gösterilere katılan Yunan sanatçı sayısı büyük oranda
artmıştır. Türk hükümetinin Kıbrıs'ta devreye soktuğu yeni düzenlemeler
de, iki halkı birbirine yaklaştıran önemli adımlar olmuştur. Karşılıklı
güven artırıcı adımların atılması, iki ülke arasında yaşanan sorunların
çözümünü de daha kolay bir hale getirmiştir.
Aynı ittifaklar içinde yer alan, aynı hedeflere yönelmiş,
yüzyıllara dayanan komşuluk ilişkilerine sahip iki ülke, bu sorunlar
çözüldüğü takdirde, sadece iyi birer dost değil aynı zamanda güçlü
birer müttefik olacaklardır. Bu sayede Batı Trakya'da yaşayan Türk
azınlık üzerindeki baskılar tamamen kalkacak, Türklerin bütün hakları
iade edilecek ve bölge insanının sosyo-ekonomik refaha kavuşması
sağlanacaktır.
Önümüzdeki günlerde de, bu olumlu durumu tersine çevirecek
gelişmelerin engellenmesi, Türk-Yunan ilişkilerinin geliştirilmesi,
sorunların çözümü yoluna gidilmesi, Türkiye'nin Balkan politikasının
önemli bir unsuru olmalıdır. Kuşkusuz bunun için, Yunanistan'ın
uzlaşmacı ve yapıcı bir politika izlemesi zorunludur.
3.2. Bulgaristan
Bulgaristan, yaklaşık 500 yıl boyunca Osmanlı egemenliğinde
kalmıştır. 1908 yılında bağımsızlığını kazanmış ve bu tarihten itibaren
iki ülke ilişkilerinde yeni bir dönem başlamıştır. Bu ilişkiler
daha çok gerilimli bir seyir izlemiştir. İki Balkan Savaşı'nda da
Osmanlı'yla Bulgarlar karşı karşıya gelmiş ve büyük kayıplar yaşamış
olmalarına rağmen, Bulgar Devleti I. Dünya Savaşı'nda Osmanlı ile
aynı cepheyi paylaşmış, Kurtuluş Savaşı'na da destek vermiştir.
Ancak Kurtuluş Savaşı'nı takip eden dönemde, "Büyük Bulgaristan"
hayalleri, iki ülke arasındaki ilişkilerin soğumasına yol açmıştır.
Soğuk Savaş döneminde, Bulgaristan, Sovyetler Birliği'nin
en yakın müttefiklerinden biri haline gelirken Türkiye, NATO'nun
önemli bir üyesi olarak komünizm karşısındaki kalelerden biri olmuştur.
Bu dönem boyunca Bulgaristan-Türkiye ilişkileri, soğuk ve gerilimli
bir dönem yaşamıştır. İki ülke arasında 1950-51 yıllarında büyük
bir kriz ortaya çıkmıştır. Bulgar hükümeti, 250 bin Türkü Türkiye'ye
gönderme kararı almıştır. Bu dönem boyunca yaklaşık 155 bin Türk
Bulgaristan'ı terk etmek zorunda bırakılmıştır. 1968 yılında, göç
sonucunda dağılan aileleri birleştirmek için iki ülke arasında bir
anlaşma imzalanmış ve bu anlaşmanın sonucunda 130 bin civarında
Türk, Türkiye'ye dönmüştür.
Ancak 80'li yıllarda daha da büyük bir sorun ortaya
çıkmış, 1980'den itibaren Bulgar yönetiminin Türk azınlığa uyguladığı
asimilasyon politikasıyla Türk-Bulgar ilişkileri en gergin noktasına
ulaşmıştır. 1989 yılında, Bulgaristan 350 binden fazla Türk'ü sınır
dışı etmiş ve ilişkilerde büyük bir kriz yaşanmıştır.
1989 yılında komünist iktidar devrilmiş,
Türkiye-Bulgaristan arasında yeni ve olumlu bir dönem başlamıştır.
Bulgar yönetimi çeşitli vesilelerle Türk halkına uygulanan baskılardan
dolayı özür dilemiş, Türk azınlığın hakları yeniden tanınmış, Türkler'e
geniş çaplı özgürlükler verilmiştir. Bu çerçevede Türkler'in ana
dillerini konuşmalarına, Türkçe isim alıp Türkçe eğitim görmelerine
izin verilmiş, dinsel hakları iade edilmiştir. Bu gelişmeler, Türkiye
ve Bulgaristan arasındaki ilişkilerin iyileşmesine ve güçlenmesine
yol açmıştır. Ticari alandaki gelişmeler bu pozitif görünüme büyük
katkıda bulunmuştur. 1992 yılı verilerine göre Bulgaristan nüfusunun
%10'unu Türkler oluşturmaktadır. Ayrıca Bulgaristan'da 1.200.000
civarında Müslüman yaşamaktadır ki, bu sayı genel nüfusun %13.08'ini
kapsamaktadır.33

1989 yılında komünist iktidar devrilmiş, Türkiye-Bulgaristan
arasında yeni ve olumlu bir dönem başlamıştır. Bulgar yönetimi
çeşitli vesilelerle Türk halkına uygulanan baskılardan dolayı
özür dilemiş, Türk azınlığın hakları yeniden tanınmış, Türkler'e
geniş çaplı özgürlükler verilmiştir. Bu çerçevede Türkler'in
ana dillerini konuşmalarına, Türkçe isim alıp Türkçe eğitim
görmelerine izin verilmiş, dinsel hakları iade edilmiştir. Bulgaristan'da
1.200.000 civarında Müslüman yaşamaktadır ve bu sayı genel nüfusun
%13.08'ini kapsamaktadır. |
Bugün Müslüman-Türk azınlık, elde edilen haklar sayesinde,
Bulgaristan'da etkin bir siyasi güç konumundadır. Son yapılan seçimlerle,
yönetimden pay alan Türkler, çeşitli temsilcilikler ve bakanlıklarda
görev almışlardır. Bütün bu gelişmeler, Türkiye-Bulgaristan ilişkilerine
çok olumlu etki yapmıştır.
1989 yılında Sovyetler Birliği'nin desteğini kaybeden
Bulgaristan, Varşova Paktı'nın da sona ermesiyle, uluslararası arenadaki
yanlızlığını gidermek için komşu ülkelerle iyi komşuluk ilişkileri
kurmaya, uluslararası ittifaklara katılmaya çalışmıştır. 1997 yılına
kadar iktidarda kalan Sosyalist Parti hükümeti, ülkeyi NATO'ya dahil
etmek, Batılı ülkelerle iyi ilişkiler kurmak için elinden geleni
yapmıştır.
Türkiye ve Bulgaristan arasındaki ilişkiler, bu ülkedeki
yeni rejimin, eski yönetimin Bulgaristan'da yaşayan Türk azınlığa
yönelik baskıcı politikalarını terk etmesi ile son on yıllık dönemde
önemli bir gelişme sergilemiştir. İki ülke arasında her düzeydeki
temasların sayısı artmış, uzun süredir var olan bazı ikili sorunlar
çözüme kavuşturulmuştur. İktidara gelen Petar Mladenov, önceki yönetim
döneminde uygulanan asimilasyon politikasından dolayı özür dilemiş,
Müslüman-Türk azınlığın haklarının iadesi için çalışmalar başlatmıştır.
Bu çerçevede hem Bulgaristan'da yaşayan azınlıkların hem de Bulgaristan'a
geri dönen Türkler'in pek çok sosyo-ekonomik hakkı güvence altına
alınmıştır. Bu gelişmeler, Türk-Bulgar ilişkilerinin önündeki en
önemli engeli ortadan kaldırmıştır.
Bulgaristan, Türkiye ile yakın ilişkiler kurmak için
çok istekli davranmış ve girişimleri ilk başlatan taraf olmuştur.
NATO üyeliği için verilecek destek, asimilasyon kampanyası sonucunda
hem Türkiye hem Batı hem de Müslüman ülkelerle bozulan ilişkileri
düzeltme çabası, Türkiye'nin mükemmel bir ticaret ortağı olarak
Bulgaristan'da yapılacak yatırım ve sermaye kaynağı olması Bulgaristan'ı
Türkiye'ye yakınlaşmak için motive eden sebepler olmuştur.
Türkiye ve Bulgaristan arasındaki ilişkiler hızlı bir
gelişim göstermiş, kısa sürede askeri, ekonomik ve kültürel alanda
iş birlikleri kurulmuştur. Askeri alanda ortak üretim anlaşmaları
yapılmış, ortak tatbikatlar düzenlenmiş, teröre karşı iş birliği
kurulmuştur. Türkiye, Bulgaristan'ın NATO üyeliğini kabul ettiğini
bir yasa ile destekleyen tek ülke olarak, 2002 yılı Kasım ayında
Prag'da yapılan zirvede bu ülkenin NATO üyeliği için davet almasını
memnuniyetle karşılamıştır. Buna ek olarak, iki ülke arasındaki
ticari ve ekonomik ilişkilerin geliştirilebilmesi için gerekli hukuki
çerçeve tamamlanmış ve bu sayede bu alanlarda önemli gelişmeler
kaydedilmiştir.
Türkiye,
hem Balkanlar hem de Karadeniz bölgesinde istikrarı sağlamak için
1990 yılında, Karadeniz Ekonomik İş birliği toplantılarını başlatmıştır.
Bu toplantı sonucunda alınan kararlara Bulgaristan da imza atmıştır.
1998 yılında imzalanan serbest ticaret anlaşması ise ekonomik ilişkilerdeki
gelişimin hızını iyice artırmıştır. Bu çerçevede enerji, otoyol,
sanayi gibi alanlarda büyük ortak projeler ve yatırımlar gerçekleşmiştir.
Bulgaristan'da yaşayan Türkler'in
kurduğu Hak ve Özgürlükler Hareketi (HÖH), kuruluşundan kısa bir
süre sonra en büyük dördüncü parti olarak Müslüman-Türk azınlığın
temsilcisi haline gelmiştir. Ancak kısa bir süre sonra, parti sadece
Türkler'i değil, ülkedeki bütün azınlıkları temsil eden siyasi bir
güç olmuştur. 1991 seçimlerinden itibaren hem genel hem de yerel
seçimlerde önemli bir başarı elde etmiş olan HÖH, 1995 seçimlerinde
194 belediye başkanlığı kazanmıştır.34 1997
genel seçimlerinde ise seçime Milli Selamet İttifakı'yla giren HÖH,
%7,6 oyla 19 sandalye kazanmıştır. Müslüman-Türk azınlığın sorunları
büyük oranda çözülmüş olsa da, halen sıkıntılar yaşanmaktadır. Seçmeli
Türkçe derslerinin zorunlu yapılmaması, askeri kurumlarda, üst düzey
devlet görevlerinde Müslümanların nüfusları oranında temsil edilmemesi,
Türk okullarının açılmasına izin verilmemesi, Türkler'in yoğun olarak
yaşadıkları bölgelerde yatırım yapılmaması halen çözüm bekleyen
sorunlar arasındadır.
Türk-Bulgar ilişkilerinin gelişimi, Türkiye ve diğer
Balkan ülkeleri arasında kurulacak ilişkiler için bir örnek niteliğindedir.
Kısa bir süre öncesine kadar karşıt bloklarda bulunan iki ülke,
kısa sürede ekonomiden kültüre her alanda büyük bir iş birliğine
girmiş, bölge barışına önemli katkıda bulunmuşlardır. Ülkede yaşayan
Müslüman-Türk azınlık hem iki ülke arasında bir köprü olmuş hem
de bu dostluk ilişkisinin getirdiği avantajlarla yeni sosyal, ekonomik
ve kültürel imkanlar elde etmişlerdir.
Bugün Müslüman-Türk azınlık, elde edilen haklar sayesinde,
Bulgaristan'da etkin bir siyasi güç konumundadır. Son yapılan seçimlerle
yönetimden pay alan Türkler, çeşitli temsilcilikler ve bakanlıklarda
görev almışlardır. Bütün bu olumlu gelişmeler, Türkiye-Bulgaristan
ilişkilerinin istikrarlı bir gelişim seyretmesini sağlamıştır.
Bulgaristan, muhtemelen birkaç yıl sonra AB üyesi olacaktır.
Bu üyelik, ülkede yaşayan Müslüman-Türk azınlığın daha da güçlenmesini
ve yaşadığı sıkıntılardan kurtulmasını sağlayacak imkanlara da yol
açacaktır. Türkiye, geçmişte olduğu gibi bundan sonra da Bulgaristan'da
yaşayan dindaşlarını ve soydaşlarını ihmal etmemeli, onların sorunlarını
kendi sorunları gibi algılamalı ve onlarla daha yoğun ilişkilere
girmelidir. Bu ilişkiler, komşu ülkenin iç işlerine karışmak anlamında
değil, Türk-Müslüman nüfusun kültür varlıklarını korumak ve geliştirmek,
sosyal sıkıntılarının giderilmesine yardımcı olmak yönünde olmalıdır.
3.3. Bosna-Hersek
Yugoslavya, Sırbo-Hırvat dilinde "Güney Slavlarının
Ülkesi" anlamına gelir. Ancak, büyük bölümü "güney Slavı" olan bu
ülkenin halkları arasında, yüzyıllardır varlığını koruyan ve son
iki yüzyıldır da kanlı iç savaşlara dönüşmüş olan bir uyuşmazlık
vardır.
Güney Slavlarının en önemli iki parçası olan Sırplar
ve Hırvatlar, en başta aralarındaki mezhep farkı nedeniyle birbirlerinden
ayrılırlar. Sırplar Ortodoks, Hırvatlar ise Katoliktir. Bu iki halkın
yanına, yine mezhep temeline dayalı olarak, ülke içindeki diğer
halklar "tarihsel müttefik" olarak eklenebilir; Katolik Slovenler
Hırvatların, Ortodoks Karadağlılar ise Sırpların geleneksel müttefikleridir.
Bu Sırp ve Hırvat eksenleri arasında kalan Bosna-Hersek,
son bin yıl boyunca bu iki eksene de dahil olmayan bir üçüncü halkı
barındırdı. Bosna-Hersek'in Sırp ya da Hırvat olmayan bu asıl halkı,
hep bu iki eksenden farklı bir kimlik taşıdı. Bosnalılar, Osmanlı
ordularının bölgeyi fethetmesinden önce ne Katolik ne de Ortodoks
değildiler; "Bogomil" adı verilen ayrı bir mezhebe bağlıydılar.
Bu Bulgar kökenli mezhep, 10. yüzyılda
kendisine "Bogumil" adı verilen bir rahip tarafından kurulmuştu.
Sırbistan'dan İstanbul'a uzanan Ortodoks coğrafyası içinde gelişen
mezhebin inançları, geleneksel Hıristiyan öğretisinden oldukça farklıydı.
Bogomillerin inançları arasında; Hz. İsa'nın çarmıha gerilmediği,
bunun bir yanılgı olduğu vardı. (Kuran'da da Allah, Hz. İsa'nın
ölmediğini ve öldürülmediğini bildirmiştir. Hz. İsa'nın çarmıha
gerildiği inancı ise, Hıristiyanlığın tahrif olmuş sapkın inanışlarından
biridir). Dolayısıyla Bogomiller haça itibar etmiyorlar, hatta yanlış
inancın bir ifadesi olduğu için haça tepki duyuyorlardı. Vaftize
ve Hıristiyanlığın en temel ritüellerinden biri olan ekmek-şarap
ayinine de karşıydılar.35
1180-1463 yılları arasında hüküm süren Bosna Krallığı'na
bağlı olan Bosna Kilisesi, Osmanlı fetihlerinden önce işte böyle
bir inancın mirasçısıydı. Bu Hıristiyanlar, Devlet-i Al-i'nin gelişiyle
birlikte, gruplar halinde İslam'ı kabullenmeye başladılar.
Bosna'nın Müslüman olması, devlet
baskısı ile değil, gönüllü olarak gerçekleşti. Osmanlı yönetiminin
vergi toplamak için tuttuğu "defter"lere bakıldığında, Bosnalıların
İslam'ı uzun bir süreç sonucunda benimsedikleri görülür. 1468-69
yıllarında tutulan defterler, henüz oldukça az sayıda Bosnalı'nın
Müslüman olduğunu göstermektedir; orta Bosna'daki 37.125 Hıristiyan
haneye karşılık, yalnızca 332 Müslüman hane vardır. 1.485'te Sancak'ta
tutulan bir defter ise, Müslümanlığın yayılmaya başladığını göstermektedir:
Hıristiyan 30.552 haneye karşı, Müslüman 4.134 hane vardır. Bunu
izleyen dört on yıl boyunca, Müslüman olanların sayısı gittikçe
artmıştır. 1520'deki defterler, Sancak ve Bosna'da toplam 98.095
Hıristiyan haneye karşı 84.675 Müslüman hanenin varlığını göstermektedir.
Balkan uzmanı Noel Malcolm'un vurguladığı gibi, Bosna'ya dışardan
ciddi bir Müslüman göçü yaşanmadığına göre, bu rakamlar din değiştiren
Bosnalıları göstermektedir. 1509 yılında Hersek'teki bir Ortodoks
rahibin tuttuğu notlarda, "çok sayıda Ortodoksun gönüllü olarak
İslam'ı kabullendiğini" belirtilmektedir.36
17. yüzyıla gelindiğinde ise artık
Müslüman nüfus Hıristiyanları aşmaya başlar. 1626 yılında Bosna'yı
ziyaret eden bir gözlemci, ülkedeki Katolik sayısının 250 bin civarında
olduğunu, Müslüman nüfusun ise Hıristiyanların toplamından daha
fazla olduğunu yazar. 1624'de Bosna'yı dolaşan Arnavut rahip Peter
Masarechi ise, ayrıntılı bir rapor hazırlayarak ülkede; 150 bin
Katolik, 75 bin Ortodoks ve 450 bin Müslüman yaşadığını bildirmiştir.
Nüfus kütüklerinde "İvan'ın oğlu Ferhad" ya da "Mihailo'nun oğlu
Hasan" gibi isimler göze çarpar.37
Bosnalıların Müslüman olması, Osmanlı
baskısı ile gerçekleşmiş değildir. Osmanlı Devleti, farklı dini
cemaatlerin birarada yaşamasını sağlayan "millet" sistemini uygulamakta
ve dolayısıyla fethettiği ülkelerdeki halkları din konusunda serbest
bırakmaktadır. Buna karşın, bazıları, Bosnalıların Müslüman olmasını
ekonomik nedenlere bağlamışlardır. Balkan uzmanı Noel Malcolm'a
göre bu da yanlıştır; çünkü "Osmanlı toplumunda zengin olmak için
Müslüman olmak gerekmemektedir".38
Bosnalıların Müslüman olması, kırsal alana göre şehirlerde
çok daha hızlı ve geniş kapsamlı bir biçimde gerçekleşmiştir. Bu
nedenle, Bosna-Hersek'te Müslümanlar "şehirli" kültürü temsil ederler.
Saraybosna, Müslümanların bu yüksek kültürünün bir ürünüdür. Şehir,
1521-1541 yıllarında Bosna valisi olarak görev yapan Gazi Hüsrevbey
tarafından kurulmuştur. Hüsrevbey, Saraybosna'da hala kendi adıyla
anılan görkemli bir cami ile birlikte medrese, kütüphane, hamam,
iki han ve bir büyük çarşıdan oluşan bir külliye yaptırmış, oluşturduğu
bu yeni şehre de Müslümanları yerleştirmiştir. 1530 yılında, şehrin
nüfusu tümüyle Müslümandır. Yüzyılın sonunda şehrin 93 mahallesinden
yalnızca ikisi Hıristiyan, kalanı Müslüman mahallesidir. Şehrin
içinde 6 köprü, 6 hamam, üç çarşı, çok sayıda kütüphane, altı tekke,
beş medrese, 90'dan fazla okul ve 100'ün üzerinde cami yer almaktadır.
Osmanlı döneminin en çarpıcı özelliklerinden biri ise, bölgeye tam
bir huzur ve istikrar getirmiş olmasıdır. Osmanlı yönetimindeki
Balkanlar'da, etnik çatışmalar, iç savaşlar görülmez.
Ancak 19. yüzyıldan itibaren Osmanlı İmparatorluğu'nun
yaşadığı sıkıntılar bu bölgeye yansımış, merkezi otoriteden uzak
kalan Slav kökenli Müslüman yerel yöneticiler çeşitli isyanlarla
uğraşmak zorunda kalmışlardır. 1875 yılında başlayan bir isyan hareketi
Bulgaristan'a kadar yayılmış ve Rusya, 1877 yılında Osmanlı'ya savaş
açmıştır. Rusya'nın ilerleyişi ancak Batılı ülkelerin devreye girmesiyle
durdurulabilmiş ve 1878 Berlin Kongresi'nde alınan bir kararla,
Bosna'nın yönetimi Avusturya-Macaristan'a verilmiştir. Ancak Müslüman-Türk
halk, Ortodoks Hıristiyanlarla iş birliği yaparak bu yönetime karşı
ayaklanmış, Avusturya-Macaristan hakimiyet kurmak için dört ay mücadele
etmiş ve çıkan olaylarda 82 bin kişi ölmüştür. Bosna'da yaşayan
Müslüman-Türk halkın bir kısmı bu dönemde Anadolu'ya dönmüştür.
1908 yılında, Avusturya-Macaristan yönetimi, Bosna'yı
ilhak etmiştir. Bu dönemde bölge, Hırvat ve Sırp milliyetçilerin
propaganda hedefi haline gelmiştir. Hırvatlar Bosna'nın önce Hırvatistan
sonra da Macaristan'la birleşmesi gerektiğini, Bosnalıların Müslüman
Hırvatlar olduklarını, Sırplar ise Bosnalı Müslümanların İslamı
seçmiş Sırplar olduklarını iddia etmişlerdir.

Bosna'da, Drina Nehri üzerinde Sokullu Mehmed Paşa Köprüsü |
1830'lu yıllardan itibaren yaygınlaşan, Hırvatlar tarafından
savunulan ve bu dönemde güçlenen bir fikir ise din birliğine değil,
Sırp-Hırvat-Boşnak ırk temeline dayanan bir Güney Slav (Yugo-Slav)
birliğini savunmuştur.
28 Haziran 1914'te, Saraybosna'da, "Yugoslav" olduğunu
iddia eden Gavrilo Princip adlı Bosnalı bir Sırp, Avusturya-Macaristan
tahtının varisi olan Arşidük Francis Ferdinand'a suikast düzenlemiş,
onu ve karısını öldürmüştür. Bir ay sonra Avusturya-Macaristan,
Sırbistan'a savaş açmış ve ardından I. Dünya Savaşı patlak vermiştir.
Bosnalı Sırp, Boşnak ve Hırvatlar savaş boyunca Avusturya-Macaristan
yönetimine karşı bir faaliyette bulunmamışlardır.
1918 yılında savaşın bitimiyle Bosna; Sırp, Hırvat
ve Slovenlerin kurduğu ve daha sonra adı Yugoslavya olacak olan
Krallığın bir parçası olmuştur. Yeni devlet, Sırp hanedanının hakimiyeti
altında kalmıştır. Tüm baskılara rağmen 1919 yılında Müslüman azınlık
tarafından kurulan YMO (Yugoslavya Müslüman Organizasyonu), 1939
yılına kadar Yugoslavya yönetiminde etkili olmuştur. Bu tarihte
Yugoslav hükümeti Hırvatların yoğun taleplerini karşılamak için
Bosna'nın bir kısmını da kapsayan otonom Hırvatistan Banovina bölgesini
oluşturmuştur.
II. Dünya Savaşı sırasında Bosna, Alman ve İtalyan
işgal bölgeleri arasında bölünmüştür. Bu dönemde yaşanan yoğun çatışmalar,
hem işgalci güçler hem de etnik güçler arasında olmuştur. 1943 Kasımı'nda,
Tito bir Partizan kongresi toplamış ve toplantı sonunda, Güney Slav
halklarının eşit olarak katılacağı yeni bir federal Yugoslavya'nın
kurulduğu açıklanmıştır. Tito bu devletin mareşali ve devlet başkanıdır.
Bu kongrede temsil edilen ve Güney Slavları arasında sayılan Bosnalı
Müslümanlar çoğunlukla Tito'nun partizanlarına katılmışlardır. Sonraki
45 yıl boyunca Bosna, Tito Yugoslavyası'nın bir parçası olmuştur.
1980 yılında, Tito'nun ölümünün ardından ülke içinde
büyük bir çözülme ve karışıklık dönemi başladı. Özellikle Slovenya
ve Hırvatistan'daki çözülme, Sırp başkan Miloseviç'in radikal Sırp
milliyetçiliğini körüklemesi ve Sırpların merkezi otoritedeki gücünü
artırmak istemesi, Sırp olmayanların tepkilerini artırdı, etnik
gruplar arasındaki gerilim tehlikeli bir seviyeye ulaştı.
1990'da gerçekleşen seçim sonuçlarına göre, Yugoslavya'yı
oluşturan altı cumhuriyette de milliyetçi partiler çoğunluğu kazandı.
Bosna seçimlerinde üç etnik gruba bağlı üç milliyetçi parti oyların
% 76'sını aldı. İzzetbegoviç'in liderliğindeki Müslüman Demokratik
Eylem Partisi, %34 oy ve 220 üyeli mecliste 87 sandalye, Karadziç'in
Sırp Demokrat Partisi ise %30 oy, 72 sandalye elde etti. İzzetbegoviç
bu sonuçlara göre Bosna'nın yönetimini devraldı. Komünist yönetimlerin
sona ermesi, Yugoslavya'nın da sonunu getirmişti. 1991 Haziranı'nda
Slovenya ve Hırvatistan bağımsızlıklarını ilan etti, Bosna ve Makedonya
da Sırp hakimiyetindeki Yugoslavya'dan ayrılma girişimlerini başlattı.
Bosnalı Sırplar bağımsız bir devletin içinde azınlık
olma niyetinde değildiler; Hırvatlar ise Müslüman çoğunluğun yaşadığı
bir ülkede bulunmak istemiyorlardı. Miloseviç ve Hırvatların lideri
Tudjman, çoktan gizli görüşmeleri başlatmış ve Bosna'yı kendi aralarında
bölmüşlerdi. 1991 Kasımı'nda Bosnalı Sırplar kendi aralarında bir
referandum yaparak Yugoslav devletine bağlı kalma kararı aldılar.
Aralık ayında ise Makedonya, bağımsızlığını ilan etti.
1992 yılında Bosna-Hersek hükümeti, Avrupa Topluluğu'nun
talebi üzerine bir referandum düzenledi. Sırplar referandumu boykot
ettiler. Ancak oylamaya katılan Müslüman ve Hırvatların % 97'si,
bağımsızlık yönünde oy kullandılar. Bağımsızlığını ilan eden Bosna'nın
ardından Sırplar da kendi bağımsız devletlerini ilan ettiler.
Nisan 1992 yılında, Sırplar ve Hırvatlar arasında iç
savaş başladı, bu savaş sırasında Müslümanlar Sırplara karşı Hırvatların
yanında yer aldılar. Yugoslavya ordusunun desteğini alan Sırplar,
Bosna'nın %70'ini ele geçirdiler, Saraybosna'yı ablukaya aldılar,
korkunç katliamlar düzenlediler ve "etnik temizlik" adını verdikleri
soykırım sürecini başlattılar. Hırvatistan'la birleşen Hırvatlar
da, 1993 Mayısı'nda Bosna'nın merkezini, Mostar'ın Müslüman bölgesini
ve Hersek'i ele geçirmek için eski müttefikleri olan Müslümanlara
saldırdılar. Bu çatışmalarda da büyük kayıplar verilmiş, aralarında
pek çok kadın, çocuk ve yaşlının da yer aldığı çok sayıda Müslüman
katledilmiştir.
Bu dönemde başta bazı Avrupa ülkeleri
olmak üzere dünya ülkelerinin büyük çoğunluğu, Müslümanların Avrupa'nın
ortasında yaşadıkları katliama seyirci kalmıştır. Müslümanlar için
güvenli bölgeler kurulmaya ancak 1995 yılında başlanmış, ama başta
Srebrenica olmak üzere, bu bölgelerde yapılan katliamlara da çoğu
zaman seyirci kalınmıştır. Savaş sonrasında Srebrenica'da açılan
bir toplu mezardan, çocuk kadın ayırt edilmeden katledilmiş yaklaşık
8000 kişinin cesedi çıkartılmıştır. 250 bin kişinin öldüğü, 20 bin
kişinin kaybolduğu savaşta, ölenlerin %90'ı Müslümandır. Öldürülenlerin
çoğuna da korkunç işkenceler yapılmış, on binlerce Müslüman kadına
tecavüz edilmiştir. II. Dünya Savaşı'ndan sonra Avrupa'da yaşanan
bu en büyük felaket, tarihe bir utanç vesikası olarak geçmiştir.39
1995 yılında Amerika'nın baskısı ve NATO bombardımanının
ardından sona eren savaş, ardında büyük bir enkaz bırakmış; Bosnalı
Müslümanlar tarihin en büyük felaketlerinden birini yaşamışlardır.
Aralık ayında Tudjman, İzzetbegoviç ve Miloseviç arasında Dayton
Barış Anlaşması imzalanmıştır. Buna göre Bosna, Müslüman-Hırvat
Federasyonu ve Sırp Cumhuriyeti'nden oluşmuş ve yeni devletin anayasası
da hazırlanmıştır. Yine bu anlaşmaya göre, başka ülkelere sığınmış
olan yaklaşık 2,3 milyon kişilik nüfusun kendi evlerine dönüşü garanti
altına alınmıştır. Ülkede konuşlanan barış gücü, 1997'den itibaren
İstikrar Gücü haline gelmiştir ve halen bölgede daimi olarak 31
bin kişilik uluslararası askeri güç bulunmaktadır.
Göçmenlerin geri dönüşleri de büyük sıkıntılara sebep
olmuştur. Eski yaşadıkları yerler şimdi başka etnik halkların kontrolüne
geçmiştir. Yapılan tahminlere göre, 820 bin kişi Bosna içinde yer
değiştirmek zorunda kalmıştır. Sığınmacıların geri dönüşüyle bazı
gruplar arasında çeşitli sorunlar yaşanmıştır.
Avrupa Güvenlik ve İş Birliği Örgütü'nün denetiminde
gerçekleşen 1996 ulusal ve 1997 yerel seçimlerinden galip çıkan
partiler yine her grubun kendi etnik milliyetçi partisi olmuştur.

Sırplar ve Hırvatlar, 1993 Mayısı'nda Bosna'nın merkezini, Mostar'ın
Müslüman bölgesini ve Hersek'i ele geçirmek için eski müttefikleri
olan Müslümanlara saldırdılar. Bu çatışmalarda da büyük kayıplar
verilmiş, aralarında pek çok kadın, çocuk ve yaşlının yer aldığı
çok sayıda Müslüman katledilmiştir. |
1998 Eylülü'nden itibaren politik ortamda belirgin
değişiklikler yaşanmıştır. Ilımlı Bosna-Hersek Partisi'nden bir
üye, Müslüman-Hırvat Federasyonu tarafından ortak başkan olarak
kabul edilmiştir. Aynı dönemde ılımlı bir Sırp aday ise milliyetçilere
karşı üstünlük sağlamıştır. Yönetimdeki diğer mevkileri ise İzzetbegoviç
ve Ante Jelaviye almışlardır. Sırp Cumhuriyeti'nde başkanlık için
yarışan Plavsiye, aşırı milliyetçi bir Sırp olan Nikola Poplasen
tarafından yenilgiye uğratılmıştır.
Bütün bu karmaşık politik tablodan da anlaşılacağı
gibi, Bosna, görünüşte bir barış ortamı yaşamaktadır ancak etnik
gruplar arasında her an bir kışkırtma yaşanabilir, zorlukla sağlanan
düzen yeniden bozulabilir. Mevcut durumun korunmasında, İstikrar
Gücünün, Avrupa Devletlerinin tavırlarının, aşırı milliyetçi akımları
bastıracak fikri çalışmaların önemli katkısı olacaktır. Bu şekilde,
büyük felaketler yaşamış Müslüman halkın geleceği güvence altına
alınabilir.
3.3.a Türkiye - Bosna-Hersek İlişkileri
Bosna ile Türkiye arasındaki derin tarihi bağlar dolayısıyla
Bosna-Hersek, Türk dış politikasında özel bir yere sahiptir. Türkiye,
uluslararası alanda tanınmış sınırları içerisinde Bosna-Hersek'in
toprak bütünlüğünün, egemenliğinin ve bağımsızlığının korunması
gerektiğine inanmaktadır. Türkiye, Barışı Uygulama Konseyi ve Yönlendirme
Kurulu'nun bir üyesi olarak Dayton Barış Anlaşması'nın tam olarak
uygulanmasını başlangıçtan itibaren desteklemiştir. Türkiye'nin
dileği, Dayton Barış Anlaşması'nda çizilen çerçeve içinde Bosna-Hersek'in
barış, huzur ve güvenliğe kavuşması, ekonomik ve sosyal yönden gelişmesidir.
Özellikle son dönemde, sadece Dışişleri Bakanlığımız'ın
değil, Kültür Bakanlığımız'ın da Bosna'daki faaliyetlerinde bir
artış gözlenmektedir. Ancak Bosna'yı büyük felaketlere sürükleyen
etnik sorunlar, gerçek ve kalıcı bir çözüme kavuşmamıştır. Mevcut
barış ortamı çok hassas dengeler üzerine kuruludur ve hiç beklenmedik
anda gerilimler yeni bir felaketle sonuçlanabilir. Bu nedenle, Bosna-Hersek'in
ekonomik, siyasi ve kültürel yönden desteklenmesi, Türkiye açısından
çok önemli bir sorumluluktur. Bosna, hem Türkiye için tarihi bir
dost ve müttefik, hem de Türkiye'nin Avrupa'ya açılan bir kapısıdır.
Türkiye bu sebeple Bosna'da yaşayan Müslümanlara yönelik
yeni bir politika geliştirmeli, bu politika çerçevesinde Türkiye'ye
güvenen ama istediği desteği bulamayan Boşnakların kalbini kazanacak
faaliyetlere girişmelidir. Türk iş adamlarının Bosna'da gerçekleştirecekleri
ekonomik faaliyetler, her türlü sosyal-kültürel etkinlikle desteklenmelidir.
Son dönemde inşaatı sona erdirilen Mostar Köprüsü'nün Türkler'in
katılımıyla yapılması, güzel bir örnek ve uzun yıllar yaşayacak
bir sembol olmuştur.
3.4. Sırbistan-Karadağ ve Kosova
Sırbistan toprakları uzun savaşlardan sonra 1459 yılında
Osmanlı İmparatorluğu'na geçmiştir. Bu iktidar 1815 yılına kadar
sürmüş, bu tarihten sonra Sırbistan bağımsızlığını kazanmıştır.
1877-78 Türk-Rus Savaşı'nda Sırbistan, Türkleri Balkanlar'dan çıkartmak
için Rusya'yla ittifak yapmıştır. 1912 ve 13'te, Balkan Savaşları'na
aktif olarak katılan Sırbistan bu savaştan sonra topraklarını Makedonya,
Sancak ve Kosova dahil olmak üzere genişletmiştir. Ancak bu genişleme
Avusurya-Macaristan'ı tedirgin etmiş, Avusturya-Macaristan'ın müdahalesi
ile Sırp ilerlemesi durdurulmuştur. I. Dünya Savaşı'nın ardından
Sırp, Hırvat ve Karadağ liderleri, Sırp-Hırvat-Sloven Krallığını
ilan etmiş ve adını Yugoslavya Krallığı koymuşlardır. II Dünya Savaşı'nda
ülkeyi işgal eden Almanların yenilgiye uğramasının ardından Yugoslav
Cumhuriyeti ilan edilmiş, Kosova ve Voyvodina 1946 yılında otonom
bölge ilan edilmişlerdir.
İkinci
Dünya Savaşı sonrasındaki dönemde, Tito'nun önderliğindeki yeni
Yugoslavya'da etnik gerilim geçici de olsa bastırılmış, ancak Soğuk
Savaş'ın bitmesiyle birlikte eski ön yargılar, özellikle de fanatik
Sırp milliyetçilerinin baskıcı zihniyeti yeniden su yüzüne çıkmıştır.
Sırpların 1989 yılından itibaren diğer Yugoslav Cumhuriyetlerini
kontrol etmek için girişimlere başlaması gerilimi artırmış ve önceki
bölümde değindiğimiz korkunç olayların başlamasına yol açmıştır.
1989 yılında Sırplar, Kosova ve Voyvodina'nın otonom
yapısını iptal etmişlerdir. Yugoslavya iç savaşı sırasında ise azınlıkların
yoğun olarak yaşadığı bu bölgeler, Sırpların baskı ve şiddet uyguladıkları
yerler olmuştur.
Savaşın ardından imzalanan Dayton Anlaşması, bölgeye
göreceli bir barış getirmiş, Sırplar azınlıklara karşı daha insaflı
bir politikaya yönelmişlerdir. 1998 Mayısı'nda Miloseviç'in bazı
politik oyunları Karadağ tarafından tepkiyle karşılanmış, bölgede
büyük bir gerginlik yaşanmasına sebep olmuştur.
Kosova'da ise, bölgenin otonomisini kaybetmesinin ardından
Arnavut çoğunluk Sırp hükümetinin zulmüne direnmiştir. Sırp yönetimi
Arnavutlara karşı büyük baskılar uygulamış, Arnavutlar ise haklarını
ve hatta yaşamlarını korumak için kendi içlerinde organize olmaya
çalışmışlardır. 1990 yılında kurulan Kosova Kurtuluş Ordusu ile
Sırp güvenlik güçleri arasında çatışmalar başlamış ve bu 1997-98
yıllarında yoğunlaşmıştır. Ardından, Sırp ordusu ve polisi büyük
bir harekat başlatmış, meydana gelen çatışmalarda yüzlerce insan
ölmüş, 200 binden fazla Arnavut, evini terk etmek zorunda kalmıştır.
NATO'nun hava saldırısı tehdidi, Miloseviç'in Kosova'dan çekilmesini
sağlamıştır. Ancak Miloseviç'in uzlaşmaz tavırları nedeniyle Kasım
ayından itibaren çatışmalar yeniden başlamıştır. Yine NATO'nun tehditleriyle
başlayan bir seri barış görüşmesi ise bir sonuç alınamadan 1999
yılında sona ermiştir.
Miloseviç, Kosova'ya NATO güvenlik
güçlerinin yerleştirilmesini reddetmiştir. Bu durum uluslararası
toplumun bir müddet sonra ABD öncülüğünde Sırp zulmüne müdahale
etmesine neden olmuştur. Aynı sırada Sırpların etnik Arnavutlara
yönelik saldırıları da yoğunlaşmış; köyler yakılmış, halk göçe zorlanmıştır.
Bu dönem zarfında yaklaşık 640 bin kişi Kosova'yı terk etmek zorunda
kalmıştır. En sonunda 10 Haziran tarihinde alınan BM kararıyla bölgeye
50 bin kişilik Barış Gücü gönderilmiş ancak sayıları 780 bini bulan
sığınmacıların yaşadığı büyük felaketi telafi edememişlerdir. Uluslararası
Savaş Suçları Mahkemesi halen bu felaketlerin baş sorumlusu olan
Miloseviç'i yargılamaktadır.40
3.4.a. Kosova'da Müslüman- Türk Halkın Durumu

Sırp yönetimi Arnavutlara karşı büyük baskılar uygulamış, Arnavutlar
ise haklarını ve hatta yaşamlarını korumak için kendi içlerinde
organize olmaya çalışmışlardır. 1990 yılında kurulan Kosova
Kurtuluş Ordusu ile Sırp güvenlik güçleri arasında çatışmalar
başlamış ve bu 1997-98 yıllarında yoğunlaşmıştır. Ardından,
Sırp ordusu ve polisi büyük bir harekat başlatmış, meydana gelen
çatışmalarda yüzlerce insan ölmüş, 200 binden fazla Arnavut,
evini terk etmek zorunda kalmıştır. |
1389 yılında yapılan Kosova Savaşı'nın ardından, Türkler
Kosova'ya yerleşmeye başlamışlardır. Yaklaşık 400 yıl süren Osmanlı
hakimiyeti boyunca Türkler Prizren, Priştine, Vıçıtırın, Nobırda
gibi bölgelerde yerleşmişlerdir. 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı'ndan
itibaren, bölgenin Müslüman-Türk nüfusu Anadolu'ya göç etmeye başlamıştır.
Sadece 1912-1941 yılları arasında yaklaşık 600 bin kişi göç etmek
zorunda kalmıştır.
Günümüzde bu bölgede yaşayan Türkler'in 60 bin ve Türkçe
konuşanların nüfusu yaklaşık 250 bin kişi olarak tahmin edilmektedir.
Ancak devamlı göçler ve baskılar bu sayıda bazı değişimlere sebep
olmaktadır, Türk olmayan Müslümanlar ise Arnavut'turlar. Nüfusun
%85 gibi büyük bir çoğunluğunu da oluşturan Arnavutların yaklaşık
olarak % 70'i Müslümandır.
Kosova'da yaşayan Müslüman-Türk nüfus, Osmanlı'nın
bölgeden çekilmesinin ardından yalnız ve korumasız kalmıştır. Balkan
Savaşları, I. ve II. Dünya Savaşı, komünist yönetim, Yugoslav iç
savaşı gibi büyük felaketler atlatan dindaş ve soydaşlarımız, bugüne
kadar tüm güçleriyle hayatta kalmayı ve bulundukları bölgenin politik,
sosyal ve kültürel hayatında etkili olmayı başarmışlardır.
1999 yılında sona eren savaşın ardından getirilen yeni
düzenlemelerle birlikte, Müslüman-Türk gruplar için yeni bir dönem
başlamıştır. Politikaya, sosyal hayata katılım artmış, kültürel
faaliyetler daha geniş çaplı olarak uygulanır olmuştur. Bütün olumlu
gelişmelere rağmen Kosova'da da, Yugoslavya'nın diğer bölgelerinde
yaşanan gerginlik kendini belli etmektedir. Nitekim kısa süre önce
ülkedeki reformların öncülerinden Sırbistan Başbakanı Zoran Djindjic'in
silahlı saldırı neticesinde hayatını kaybetmesi, ülkede sorunların
tam anlamıyla çözülemediğinin bir göstergesidir.
Savaşın ardından Türk nüfusun içinde de belirli bir
ayrılık yaşanmış, ortak karar almakta, politika üretmekte sorunlar
yaşanmıştır. Yeni yönetim döneminde Türkçe'nin resmi dil olarak
tanınmaması, Türkler'in yaşadığı önemli bir sorun olmuştur. Bu gelişmeyi
protesto eden Türkler, 28 Ekim 2000 tarihli seçimlere katılmama
kararı almışlardır. Türk Dışişlerinin devreye girmesiyle birlikte
BM Kosova Yüksek Temsilcisi Bernard Kouchner bir açıklama yapmış
ve Türkçe'nin Türk toplumunun yaşadığı belediyelerde, Arnavut ve
Sırp diliyle eşit olarak kullanılma hakkını tanımıştır.
Özgür ve demokratik bir ortamın varlığı, Müslüman-Türk
halkın yaşadığı sorunların çözümünü de kolaylaştırmaktadır. Kosova
halkını oluşturan tüm etnik gruplar 17 Kasım 2001 tarihinde özgür
bir seçim ortamında oy kullanmış, yeni Meclis İbrahim Rugova'yı
Kosova Geçici Öz Yönetim kurumlarından Kosova Başkanlığı görevine
atamış, Bayram Rexhepi başkanlığında da Kosova Hükümeti kurulmuştur.
Türkler bu seçimlerde Meclis'e üç temsilci göndermeyi başarmışlardır.
Kosova'da 26 Ekim 2002 tarihinde gerçekleştirilen yerel seçimlerde
ise Kosova'daki Türk azınlığı temsil eden Kosova Demokratik Türk
Partisi seçimlere ilk kez katılmış, Prizren ve Priştine Belediye
Meclislerinde temsil hakkı elde etmiştir.
Kosova'da, Prizren, Mamuşa, Priştine, Vıçıtırn gibi
şehirlerdeki ilköğretim okullarında, 104 sınıfta 2 bin öğrenci,
3 anaokulunda 100 öğrenci, 6 lisedeki 19 sınıfta 450 öğrenci ve
1985 yılında Priştine Üniversitesi'nde açılan Türkoloji Bölümü'nde
50 öğrenci eğitim görmektedir. Türkler, Kosova'da Türk kültürüne
göre yaşamaktadırlar.
3.4.b. Türkiye, Sırbistan-Karadağ ve Kosova İlişkileri
Türkiye, kanlı savaşın ardından parçalanmış Yugoslavya
topraklarında, yeniden barış ve huzurun hakim olmasını dilemektedir.
Bölgede yaşayan toplumlar arasında birtakım gerginlikler hissedilse
de, hem dış baskılar hem bilinçli kişilerin iş başında olması hem
de yaşanan felaketten alınan dersler, bu gerginliğin ön plana çıkmasına
engel olmaktadır. Özellikle bu yeni cumhuriyetlerin bir kısmının
yakın gelecekte AB'ye katılacak olmaları, aşırı milliyetçiliği ve
düşmanlıkları ikinci plana itmektedir. Bütün bu olumlu şartlara
rağmen bölgenin bir barut fıçısına dönmesi o kadar uzak bir ihtimal
değildir. Türkiye'nin bu tehlikeye karşı sürekli olarak gerginlikleri
yatıştırıcı bir politika izlemeye devam etmesi, çok isabetli olacaktır.

Kosova'da yaşayan Müslüman-Türk nüfus, Osmanlı'nın bölgeden
çekilmesinin ardından yalnız ve korumasız kalmıştır. Balkan
Savaşları, I. ve II. Dünya Savaşı, komünist yönetim, Yugoslav
iç savaşı gibi büyük felaketler atlatan dindaş ve soydaşlarımız,
bugüne kadar tüm güçleriyle hayatta kalmayı ve bulundukları
bölgenin politik, sosyal ve kültürel hayatında etkili olmayı
başarmışlardır. |
Savaş sonrası dönemde, özellikle de Miloseviç'in devrilmesiyle,
Türkiye'nin Sırbistan'la ilişkilerinde gelişmeler olmuş, yeni hükümetle
birlikte karşılıklı ilişkilerde çeşitli ilerlemeler sağlanmıştır.
Yugoslavya Federal Cumhuriyeti'ni oluşturan Sırbistan ve Karadağ
Cumhuriyetlerinin, eşit iki üye devlet olarak ortaklık temelinde
yeni bir yapı ve yeni bir birlik oluşturma süreci, 14 Mart 2002
tarihinde Belgrad'da imzalanan anlaşma uyarınca başlatılmıştır.
Yugoslavya Federal Cumhuriyeti, Federal Parlamento'da 4 Şubat 2003
tarihinde kabul edilen Anayasal Şart çerçevesinde "Sırbistan ve
Karadağ" adını almış ve eşit iki üye devletin ortaklığına dayanan
bir devlet birliği kurarak yeniden yapılanma sürecine girmiştir.
Bu pozitif gelişme, bölgenin barışına da büyük bir
katkıda bulunmuştur. Türkiye, Balkanlar'da önemli bir unsur olan
Sırbistan'la olan sorunlarının büyük bir kısmını halletmiş, geri
kalan sorunlar ise müzakereler yoluyla çözüm aşamasına girmiştir.
Özellikle bölgede yaşayan Müslüman-Türk nüfusun sorunlarıyla ilgili
olarak Türkiye'nin yaptığı girişimler başarıyla sonuçlanmıştır.
Bundan sonraki dönemde de, Türkiye'nin Sırbistan ve Karadağ ile
olan ilişkilerini güçlendirmesi hem Balkanlar'da huzur ve güven
ortamının doğmasına katkıda bulunacak hem de Müslüman-Türk nüfusun
haklarının savunulmasında güçlü bir imkan elde edilecektir.
Kosova konusunda ise Türkiye, Birleşmiş Milletler Güvenlik
Konseyi'nin 1244 sayılı kararının eksiksiz uygulanmasına destek
vermekte, KFOR, UNMIK ve AGİT Misyonu'na asker, polis ve uzmanlar
sağlayarak Kosova'nın güvenlik ve istikrarına katkıda bulunmaktadır.
Türkiye, bölgeyle yüzyıllardır süregelen tarihi ve kültürel bağları
dolayısıyla Kosova ile ilgili gelişmeleri yakından takip etmektedir.
Müslüman Arnavutların ve Türk azınlığın, kazanılmış haklarının korunmasına
ve Kosova'nın siyasi ve idari yapılarında adil ve hakça temsiline
büyük önem verilmektedir. Kosova'da yaşayan ve Türkiye'de çok sayıda
akrabası olan Türkler, bir yandan politik ve ekonomik, diğer yandan
da sosyal ve kültürel faaliyetlerini artırarak Sırbistan ve bölge
ülkeleriyle Türkiye arasında bir dostluk köprüsü oluşturmalıdır.
Türkiye'nin gözü Kosova'da olmalı, bölgedeki Türkler'in
bu yöndeki tüm faaliyetleri dostluk ve iyi komşuluk kuralları çerçevesinde
desteklenmelidir. Kosova'da yaşayan Türkler'in en büyük sorunlarından
biri ise işsizliktir. Türk iş adamları bu bölgeye yatırım yapmalı,
bölgede bir Konsolosluk ve Türk Kültür Merkezi açılmalıdır. Kosova'da
yaşayan halkın % 90'ı Müslümandır. Ancak halkın özellikle de çoğunluğu
oluşturan Arnavut Müslümanların arasında İslam bilgisi ve kültürü
daha da geliştirilmelidir. İslam ahlakının en güzel şekilde anlatılması
ve yayılması, Kosova'da yaşayan Müslüman Arnavut ve Türkleri birleştiren
önemli bir unsur olacaktır.
3.5. Romanya
Romanya, Balkanlar'da büyük öneme sahip bir devlettir.
Çok eski zamanlardan itibaren çeşitli toplulukların yerleştiği Romanya
toprakları, Orta Asya'dan göç eden Türkler'in geçiş ve yerleşim
noktalarından biri olmuştur. Hunlar, Avarlar ve Bulgarlar bu bölgede
yerleşmiş, Slavlar bölgeye Hıristiyanlığı getirmişlerdir. 1003 yılından
itibaren Macar Krallığı bölgede hakim olmaya başlamıştır. 13. yüzyıldan
itibaren Macar yönetim tarafından ülkeye Sakson ve Germen kabileler
yerleştirilmiştir. Bu işgaller, yerli halkın Eflak (Wallachia) ve
Boğdan (Moldavya) bölgesine kaymasına yol açmıştır. Bu bölgeler
"Voyvoda" adı verilen ve daha çok Macar veya Polonya kontrolündeki
prensler tarafından yönetilmeye başlanmıştır.
1418 yılında Dobruca'yı fetheden Osmanlı İmparatorluğu'nun
bu bölgedeki etkisi, 1526 yılındaki Mohaç Savaşı'nın ardından tam
olarak hissedilmeye başlamıştır. Eflak ve Boğdan eyaletleri 1821
yılına kadar, genel olarak İstanbul'un Fener semtinden seçilen Rum
aileler tarafından yönetilmiştir. Osmanlı-Rus Savaşı'nın ardından
1829 yılında imzalanan Edirne Anlaşması'yla Eflak ve Boğdan'ın yönetimi
Ruslara geçmiştir. 1857'de iki eyalet birleşerek Romanya adını almış,
Alexandru Ion Cuza prens seçilmiştir. 1877-78, yıllarında yaşanan
Rus-Türk savaşları ise, Osmanlı'nın bölgedeki varlığını tamamen
sona erdirmiştir.
Romanya tam bağımsızlığını 1878 yılında elde etmiştir.
I. Dünya Savaşı sırasında Romanya, bu ülkelerde yaşayan büyük Romen
nüfusuna dayanarak, Avusturya-Macaristan ve Alman topraklarından
pay almayı hedeflemiştir. Nitekim savaşın ardından topraklarını
yaklaşık iki katına çıkarmayı başarmıştır.
II. Dünya Savaşı boyunca Nazi Almanyası'nın müttefiki
olan Romanya'da general Ion Antonescu diktatörlüğü hakim olmuştur.
Savaş sırasında Rusya'ya saldıran ve büyük kayıplara uğrayan Romanya,
Kral Michael'in iktidarı devralmasıyla birlikte 1944 yılında Almanya'ya
savaş açmıştır. Ülkede artan Sovyet etkisi, komünizmin hakimiyetini
getirmiştir. Uzun yıllar baskıcı bir komünist rejimle yönetilen
Romanya, Stalin'in 1953 yılında ölmesinin ardından Sovyetler'den
uzaklaşmaya başlamıştır.
1965 yılında Çavuşesku'nun ilan ettiği yeni anayasa,
Sovyetler'in ülke üzerindeki kontrolünü iyice azaltmıştır. Bu dönemde
başta Amerika olmak üzere Batı ülkeleriyle yakınlaşmaya devam edilmiştir.
Ancak dışarıya karşı olumlu mesajlar veren Çavuşesku, ülke içinde
kanlı komünist iktidarı sürdürmüş, halkın büyük felaketler yaşamasına,
açlık ve sefalet içinde ölmesine sebep olmuştur. 1989 yılında hükümet
karşıtı gösterileri vahşi bir şekilde bastıran Çavuşesku, kısa bir
süre sonra Bükreş'e kaçmak zorunda kalmış ancak bir müddet sonra
yakalanmış ve yargılanarak idam edilmiştir.
Onun yerini alan İliescu da aynı baskıcı politikaları
devam ettirmiş ve kısa süre sonra iktidarı bırakmak zorunda kalmıştır.
90'lı yıllarda aşırı milliyetçi akımlar güç kazanmış, başta Çingeneler
olmak üzere, etnik azınlıklara karşı şiddet eylemleri başlamış,
1992 yılında Almanya'ya kaçan 43 bin Çingene Romanya'ya geri gönderilmiştir.
Romanya özellikle uluslararası toplumun bu konuda tepkisinden sonra,
azınlık haklarında çeşitli iyileştirmeler yapmak zorunda kalmıştır.
1996 yılında yapılan seçimlerle, ilk defa anti-komünist bir koalisyon
seçimi kazanmış ve Emil Constantinescu yeni başkan seçilmiştir.
Bu tarihten itibaren, Romanya'da pozitif gelişmeler artmış AB ve
NATO'ya üye olma yolunda önemli adımlar atılmıştır.
3.5.a Romanya'da Müslüman-Türk Azınlık
Romanya'da, büyük çoğunluğu Dobruca eyaletinde olmak
üzere Oğuz, Kırım, Gagavuz kökenli yaklaşık 100 bin Türk yaşamaktadır.
Türkler'in bu bölgeye gelişi Osmanlı'dan çok öncesine kadar uzanmaktadır.
Orta Asya'dan göç eden Türkler'in bir kısmı bu bölgede yerleşmiştir.
13. yüzyıla kadar devam eden bu göçler, M.Ö. 375 yıllarında Batı
Hun Türkleri'yle başlamış, Avar Türkleri , Bulgarlar, Peçenekler,
Kuman Türkleri'yle devam etmiş, en son Tatar Türkleri Dobruca bölgesinde
yerleşmişlerdir. 1263 yılında Sarı Saltuk önderliğindeki Anadolu
Selçukluları Babadağ'a yerleşmiş, daha sonra Osmanlı'nın Dobruca'ya
yerleşmesinin yolunu açmıştır. II. Beyazid döneminde Dobruca'ya
yerleşen Oğuz Türkleri, burada uzun süredir yaşayan soydaşlarıyla
kaynaşmış, yüzlerce köy ve şehir kurarak bölgeyi tam bir Türk yurdu
haline getirmişlerdir. Dobruca'ya bir büyük göç dalgası da 1783
yılında Kırım'ın Ruslara geçmesiyle yaşanmış, bu tarihte birçok
Kırım Türkü Dobruca'ya göç etmek zorunda kalmıştır.
Osmanlı-Rus Savaşı'nın ardından bölgeyi
ele geçiren Romanya'nın Romenleştirme politikası sonucunda Türkler
bölgeden ayrılmak zorunda kalmış, bu zorunlu göçler 1910 yılına
kadar devam etmiştir. Komünist rejim döneminde de bölgeden Anadolu'ya
yapılan göçler artmıştır. Bu yoğun nüfus kaybı yüzünden Türkler'in
sayısı yaklaşık 250 binden, günümüzdeki sayısına düşmüştür41;
bu Türkler'in % 88'i Köstence'de, % 12'si Tulça'da yaşamaktadır.
Bugün Romanya'da yaşayan Türkler'in fazla bir sıkıntısı
yoktur. Kendilerine her türlü özgürlük tanınmıştır ve azınlık hakları
gerektiği gibi uygulanmaktadır. Türk nüfus, Romanya'da yönetimle
barışık ve uyumlu bir biçimde yaşamakta bir yandan bulundukları
ülkenin politik, ekonomik ve sosyal hayatına katılımda bulunmakta
bir yandan da Türkiye ile Türkiye'deki akrabalarıyla olan bağlarını
canlı tutmaktadırlar. Çok sayıda dergi, gazete, ve radyodan sesini
duyuran, çeşitli dayanışma dernekleri ve vakıf çatısı altında toplanan
Türkler, ilkokuldan üniversite son sınıfa kadar Türkçe eğitim görmektedirler.
3.5.b. Romanya-Türkiye İlişkileri
Yakın bir tarihte NATO ve AB üyesi olacak olan Romanya
ve Türkiye arasındaki ilişkiler son derece olumlu bir dönemden geçmektedir.
Ancak gerek ekonomik gerekse de kültürel alanda, bu ilişkiler olması
gereken seviyenin çok altındadır. Halbuki iki ülke, ortak bir tarihi
paylaşmakta, Romanya'daki mevcut Türk nüfus, iki ülkeyi birbirine
bağlamaktadır. İki ülkenin yakınlığı, Balkanlar için de bir istikrar
ve barış unsuru olarak algılanmaktadır. Türkiye, Romanya'nın NATO
üyeliğini parlamentosunda kabul ettiği bir yasa ile destekleyen
tek ülke olarak, 2002 yılı Kasım ayında Prag'ta yapılan zirvede
bu ülkenin NATO üyeliği için davet almasını memnuniyetle karşılamıştır.
Romanya'da, diğer Balkan ülkelerinde yaşanan Müslüman-Türk
düşmanlığı yaşanmamıştır. Bu yüzden iki ülke arasında fazla bir
gerginlik olmamıştır. İki ülke arasındaki ticaret ise özellikle
son yıllarda yüksek bir seviyeye ulaşmıştır. Türkler'in bu ülkedeki
ekonomik varlığı, 7 bin şirket ve yaklaşık 15 bin yatırımcı olarak
belirtilmektedir. Romen Parlamentosu'nda da üç Türk milletvekili
bulunmaktadır.
Türkiye, diğer Balkan ülkelerinde uygulaması gereken
kültür ve ekonomi politikasını burada da hayata geçirmeli, Türk
azınlığın ekonomik problemlerini çözecek girişimlerde bulunmalı,
kültürel varlıklarını ve geleneklerini yaşatacak faaliyetleri güçlü
olarak desteklemelidir.
3.6. Makedonya
8 Eylül 1991 tarihinde Makedonya'da halk oylaması yapılmış
ve bağımsızlık ilan edilmiştir. Böylece Slovenya ve Hırvatistan'ın
ardından Makedonya da Yugoslavya Federasyonu'ndan ayrılmıştır. Nisan
1993'te BM'e kabul edilen Makedonya, ilk dönemlerde çeşitli ekonomik
sıkıntılar yaşamış, bu sorunlar hükümet değişiklikleriyle sonuçlanmıştır.
Ekonomik sıkıntının asıl sebebi, Makedonya isminin kullanılmasından
rahatsız olan Yunanistan'ın uyguladığı ekonomik engeller olmuştur.
Yunanistan'ın 1995 yılında ekonomik ambargodan vazgeçmesi, Makedonya
ekonomisinin iyileşme sürecine girmesini sağlamıştır. Aynı yıl,
Başbakan Gligorov'un arabasına bombalı saldırı düzenlenmiş, ancak
1996 yılında Başkan iyileşerek görevine geri dönmüştür.
1998 yılının Mart ayında, Kosova'da, Sırp polis gücü
Arnavutlara karşı saldırıya geçmiş , BM, bölgeye müdahale etmesi
için yeni birlikler göndermiştir. NATO'nun Yugoslavya'ya yaptığı
saldırının ardından yaklaşık 245 bin sığınmacı, Makedonya'ya kabul
edilmiştir. 1999 yılında yapılan cumhurbaşkanlığı seçimini Türk
azınlığın da desteklediği Boris Trajkovsky kazanmıştır.
3.6.a Makedonya'da Müslüman-Türk Varlığı
Türkler'in Makedonya'daki tarihi, 1500 yıl önce göç
eden Orta Asya Türk topluluklarıyla başlamıştır. Osmanlı'nın Balkanlar'daki
ilk fetihleri de Makedonya civarında olmuş, 1372'de Köstendil, 1380'de
İştip, 1382'de Manastır ardından da Ohri alınmış, 1389 Kosova Savaşı'nın
ardından bölgenin tamamına yakını Osmanlı topraklarına katılmıştır.
Osmanlı'nın en uzun süre elinde kalan Balkan toprağı da Makedonya
olmuştur. Başta Üsküp, Selanik, Manastır, Serez, Köprülü, Vardar
Yenicesi, Kalkandelen, Gostivar olmak üzere bölgedeki yerleşim merkezleri
Anadolu'dan gelen Türkler'le dolup taşmıştır.
Balkan Savaşları'na kadar olan dönemde,
bölgede büyük bir Müslüman-Türk nüfus bulunmaktadır. 1904 yılında
Sırbistan ve Bulgaristan'dan göçenlerle birlikte Makedonya'da 1,5
milyon Türk'ün yaşadığı söylenmektedir.42
Balkan Savaşları ve Yunanistan'la yaşanan mübadelenin ardından Arnavutluk
dışında, Balkanlar'da yaşayan Müslüman nüfus sayısı yaklaşık 600
bine kadar düşmüştür. 1953 ve 1994 yıllarında yapılan nüfus sayımları
kıyaslandığında, Makedonya'da yaşayan Türkler'in sayısının 203 binden
78 bine gerilediği görülmektedir.
Makedonya'da bugün ''Türk Demokratik
Birliği'' kurulmuştur ve birlik, bölgede yaşayan Türkler'i temsil
etmektedir. Makedonya'da Türkçe gazete, dergi yayınlanmakta, aynı
zamanda Türkçe radyo yayınları da yapılmaktadır. Makedonya'da Türkler
arasında eğitim Türkçe'dir. Doğu Makedonya'da 4 yıllık Türkçe eğitim
alma hakkı vardır. Halen mevcut ilköğretim kurumlarında 264 öğretmen
görev yapmaktadır. Gostivar'da bir genel lise ve bir meslek Iisesi
ile Kalkandelen'de bir meslek Iisesinde Türkçe öğretim yapılmaktadır.
Üsküp'te de bir Iisede Türkçe öğretim verilmektedir. Üsküp ve Manastır
Üniversitesi'nde Türkler'e çok az bir kontenjan ayrılmaktadır. Makedonya
Türkleri bu okullara yoğun ilgi göstermektedir.43
3.6.b. Türkiye - Makedonya İlişkileri
Son dönemlerde Balkan ülkeleriyle kurulan ilişkilerde
yaşanan olumlu gelişmeler Makedonya için de geçerlidir. Özellikle
Türkiye'nin bu ülke ve topraklarla olan tarihsel bağı, Türkiye'yi
bölgeye yakınlaştırmakta, buranın sorunları hakkında daha hassas
olmasına sebep olmaktadır.
Türkiye, Makedonya Cumhuriyeti'nin güvenliğine, istikrarına,
refahına ve toprak bütünlüğüne büyük önem vermektedir. 13 Ağustos
2001'de imzalanan "Çerçeve Anlaşması"nı ve anlaşma uyarınca yapılan
anayasal değişikliklerin kabulünü memnuniyetle karşılamıştır. Türkiye,
"Çerçeve Anlaşması"nın ruhuna uygun olarak, Makedonya'daki Türk
azınlığın özgürce temsil edilmesini önemli bulmaktadır. Yine aynı
anlaşma uyarınca silahların toplanmasını denetlemek ve ülkede güvenlik
ortamını sağlamak amaçlı NATO operasyonlarına katkıda bulunmakta,
ayrıca Avrupa Güvenlik ve İş Birliği Teşkilatı (AGİT) Makedonya
Gözlem Misyonuna da personel sağlamaktadır. Türkiye, AB'nin Makedonya'daki
NATO Misyonu'nu devralmasından sonra NATO destekli AB Operasyonu'na
(Concordia) da katılmaktadır.
Bu örneklerden de anlaşılacağı gibi, Türkiye bölgede
aktif olarak bulunmaktadır. Ayrıca bu ülkede ekonomik, sosyal ve
kültürel alanda gelişmelere imkan tanıyacağı için, Makedonya'nın
bölgesel ve uluslararası birliklere katılması da Türkiye tarafından
güçlü bir şekilde desteklenmektedir.
Makedonya'da Müslüman-Türk azınlık için yapılması gereken
girişimler bütün Balkanlar için geçerlidir. En başta bölgede yaşayan
Müslüman-Türkler'in sorunlarını doğrudan dile getirebilecekleri
elçilikler açılmalı, soydaşlarımızın kültürünü yaşatacak kültür
merkezleri kurulmalı, Kültür Bakanlığı'nın öncülüğünde, bölgedeki
çok sayıda tarihi eserin restorasyonu gerçekleştirilmelidir. Bu
girişimler, Makedonya anayasasının 44-49. maddeleri tarafından desteklendiği
için hukuki bir sorun da teşkil etmemektedir.
3.7. Arnavutluk, Slovenya, Hırvatistan ve Türkiye
Arnavutluk, Balkanlar'da Türkiye'nin en yakın ilişkiler
kurduğu ülkelerin başında gelmektedir. 1430 yılından itibaren Osmanlı
yönetimine geçen Arnavutluk, 1912 yılına kadar, neredeyse 5 asır
boyunca Türkler'le ortak bir tarihi ve kültürü paylaşmıştır. II.
Dünya Savaşı'ndan sonra Komünist Enver Hoca diktatörlüğü altına
giren Arnavutluk, bu dönem boyunca büyük baskılara maruz kalmış,
Enver Hoca Arnavut halkını ateistleştirmek için zalim bir baskı
politikası izlemiş, topluma büyük acılar çektirmiştir. Komünist
iktidarın ardından kurulan yeni cumhuriyetle birlikte ise bu kötü
günler geride kalmıştır. Türkiye ile olan ilişkilere büyük önem
verilmiş, Türkiye de bu ilgiye aynı derecede karşılık vermiştir.
Avrupa'nın ortasında, nüfusunun neredeyse %80'i Müslüman
olan Arnavutluk, Türkiye'yle yoğun akrabalık bağları olan dost ve
kardeş bir ülkedir. İki ülke arasında hiçbir sorun yoktur. Bilakis
ilişkiler gün geçtikçe gelişmektedir. İkili ilişkilerin en önemli
unsurlarından birini askeri ilişkiler oluşturmaktadır. Türkiye ile
Arnavutluk arasında yüksek düzeyde askeri iş birliği mevcuttur.
Türkiye, Arnavutluk'un NATO'ya kabul edilmesi için büyük destek
vermektedir.
Türkiye ile Hırvatistan arasındaki ikili siyasi ilişkiler
uzun bir dönem boyunca gelişme göstermemiştir. Yugoslavya iç savaşında
da Türkiye tarafsız kalmak için büyük bir çaba göstermiştir. Ancak
son dönemlerde, özellikle üst düzeyde gerçekleşen ziyaretler sonucunda
iki ülke arasında önemli gelişmelerin yaşandığı söylenebilir. Türkiye,
Balkanlar'da barış ve huzurun yaşanmasına katkı sağlaması açısından,
Hırvatistan'ın demokratikleşme sürecini, ekonomisinin yeniden yapılandırılması
alanlarındaki ve Avrupa-Atlantik kurumları ile bütünleşme yönündeki
çabalarını desteklemektedir.
Türkiye'nin Balkanlar'da en zayıf ilişkiler kurduğu
ülke Slovenya'dır. Bir Balkan devletinden çok, bir Orta Avrupa devleti
özelliği taşıyan ve 2004 yılında AB üyesi olacak olan Slovenya,
ilişkilerin geliştirilmesine müsait bir yapıdadır. Türkiye ve Slovenya
dış politikalarında; barış, istikrar, iyi komşuluk ile ikili ve
çok-taraflı iş birliğine dayanan ekonomik gelişme gibi, ortak hedefleri
paylaşmaktadırlar.
18
"Yunanistan."Microsoft® Encarta® Encyclopedia 2001. ©
1993-2000 Microsoft Corporation. 
19 Türk Yunan İlişkileri, Şükrü S. Gürel, Ümit Yay. 1993, s.23
20 Detaylı bilgi için bkz. F. Kürşat, M. Altan, S. Egeli, Belgelerle
Kıbrıs'ta Yunan Emperyalizmi, 1978.
21 Ulrich Heide, Almanya, 1980, s. 43, Aktaran: Niyazi Kızılyürek,
Kıbrıs Sorununda İç ve Dış Etkenler, Lefkoşa, 1983, s. 14.
22 Niyazi Kızılyürek, Kıbrıs Sorununda İç ve Dış Etkenler, Lefkoşa,
1983, s. 30.
23 Sabahattin İsmail, Kıbrıs Sorununun Kökleri (İngiliz Yönetiminde
Türk-Rum İlişkileri ve İlk Türk-Rum Kavgaları), Akdeniz Haber Ajansı
Yayınları, İstanbul, 2000, s. 342-353.
24 Ahmet Gazioğlu, İngiliz İdaresinde Kıbrıs 1878-1960, Statü ve
Anayasa Meseleleri, İstanbul, 1960, s. 206.
25 Bkz. A. Mehmet Çay, Kıbrıs'ta Kanlı Noel-1963, Türk Kültürünü
Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ankara, 1989.
26 Pierre Oberling, Bellapais'e Giden Yol, Ankara, 1987, s. 97.
27 Fahir Armaoğlu, 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi, s. 799.
28 Le Monde, 21-22 Temmuz 1974.
29 a.g.e. s.66-82
30 www.greekhelsinki.gr 
31 www.greekhelsinki.gr, 1999 yıllık raporundan
32 Balkan Türkleri, Asam Yayınları, Ankara 2003, s.185
33 Bulgaristan'la Yeni Dönem, Birgül Demirtaş-Ceyhun, Asam Yayınları,
s.20
34 Bulgaristan'la Yeni Dönem, Birgül Demirtaş-Ceyhun, Asam Yayınları,
s.65
35 Noel Malcolm, Bosnia: A Short History, ss. 27, 38.
36 Noel Malcolm, Bosnia: A Short History, ss. 52-3.
37 Noel Malcolm, Bosnia: A Short History, ss. 54-5.
38 Noel Malcolm, Bosnia: A Short History, s. 65.
39 CNN, Haziran 28, 2003
40 "Serbia."Microsoft® Encarta® Encyclopedia 2001.
41 Balkan Türkleri, Asam Yayınları, Ankara 2003, s.156
42 Balkan Türkleri, Asam Yayınları, Ankara 2003, s.130
43 http://www.elele.gen.tr/dis_iliskiler/turk_dunyasi/makedonya.html
GİRİŞ
BALKANLAR'DA MÜSLÜMAN-TÜRK
VARLIĞININ TARİHİ
BALKAN ÜLKELERİNDE MÜSLÜMAN-TÜRK
KÜLTÜR MİRASI
GÜNÜMÜZDE BALKAN ÜLKELERİ
VE SORUNLAR
GENEL OLARAK TÜRKİYE VE BALKANLAR
|
|
 |