| |
EVRİMİN
MOLEKÜLER ÇIKMAZI
Kitabın önceki bölümlerinde, fosil kayıtlarının
evrim teorisini nasıl geçersiz kıldığını anlattık. Oysa
bunların hiçbirini anlatmayabilirdik de. Çünkü evrim
teorisi, fosiller yoluyla araştırdığımız "türler arası
evrim" iddiasından çok daha önce çökmüştür. Teoriyi
henüz ilk aşamada anlamsız hale getiren ise, yeryüzündeki
ilk canlı yaşamın nasıl ortaya çıktığı sorusudur.
Evrim, bu soru karşısında, canlılığın tesadüfen
meydana gelen bir hücreyle başladığını iddia eder. Senaryoya
göre, bundan dört milyar yıl kadar önce, ilkel dünya
atmosferinde birtakım cansız kimyasal maddeler tepkimeye
girmiş, yıldırımların, sarsıntıların etkisiyle karışmış
ve ilk canlı hücre ortaya çıkmıştır.
Oysa, cansız maddelerin biraraya gelerek
canlılığı oluşturabilecekleri iddiası, bugüne kadar
hiçbir deney ya da gözlem tarafından doğrulanmamış,
bilim dışı bir iddiadır. Aksine, bütün bulgular, bir
canlının ancak yine bir başka canlıdan türediğini ispatlar.
Her canlı hücre, bir başka hücrenin çoğalmasıyla oluşur.
Dünya üzerinde hiç kimse, en gelişmiş laboratuvarlarda
dahi, cansız kimyasal maddeleri biraraya getirip canlı
bir hücre yapmayı başaramamıştır.
Evrim teorisi ise, insan aklı, bilgisi
ve teknolojisi sonucunda bile elde edilemeyen canlı
hücresinin, ilkel dünya koşullarında rastlantılarla
doğduğu iddiasındadır. İlerleyen sayfalarda bu iddianın
neden bilimin ve aklın en temel prensiplerine aykırı
olduğunu inceleyeceğiz.
"Rastlantıların Doğurduğu Hücre"
Masalı
Bir canlı hücresinin rastlantılarla oluşabileceğine
inanan bir insan, aşağıda anlatacağımız buna benzer
bir hikayeye de kolaylıkla inanabilir. Bu, bir şehrin
hikayesidir.
Varsayalım ki bir gün çorak bir arazide
kayaların arasına sıkışmış bir miktar killi toprak,
yağan yağmurlar sonucunda balçık haline gelir. Balçık,
güneş açınca kayaların arasında kuruyup katılaşır ve
şekillenir. Daha sonra, kendisine kalıp görevi gören
kayalar bir şekilde ufalanıp dağılırlar ve ortaya düzgün,
biçimli, sağlam bir tuğla çıkar. Bu tuğla senelerce,
aynı doğal şartlarla yanında kendisi gibi başka tuğlaların
oluşmasını bekler. Bu bekleyiş, aynı tuğladan aynı yerde
yüzlercesinin, binlercesinin oluşmasına dek asırlarca
sürer. Bu arada büyük bir şans eseri, önceden oluşan
tuğlalarda hiçbir kayıp olmaz. Binlerce sene fırtınalara,
yağmurlara, rüzgarlara, kavurucu güneşe, dondurucu soğuğa
maruz kalan tuğlalar, parçalanmaz, çatlamaz, başka yerlere
savrulup dağılmaz, aynı yerde ve aynı sağlamlıkta diğer
tuğlaları beklerler.
Tuğlalar yeterli sayıya ulaşınca, rüzgar,
fırtına, hortum gibi doğal şartların etkisiyle savrulur
ve şans eseri yanyana ve üstüste planlı bir biçimde
dizilip bir bina kurarlar. Bu arada tuğlaları birbirine
yapıştıracak çimento, harç gibi malzemeler de "doğal
şartlar"la oluşup kusursuz bir plan içerisinde tuğlaların
arasına girer ve bunları birbirlerine kenetlerler. Bütün
bu işlemler başlarken toprağın altındaki demir filizleri
de "doğal şartlar"la şekillenip toprağın dışına uzanarak
tuğlaların oluşturacağı binanın temelini atarlar. Sonuçta
her türlü malzemesi, doğraması, tesisatıyla eksiksiz
bir bina ortaya çıkar.
| HÜCREDEKİ
KOMPLEKS YAPI
Hücre
bilinen en kompleks ve en üstün tasarıma sahip
sistemdir. Biyoloji profesörü Michael Denton,
Evolution: A Theory in Crisis (Evrim: Kriz İçinde
bir Teori), isimli kitabında hücrenin kompleksliğini
bir örnekle açıklamaktadır:
"Moleküler
biyoloji tarafından ortaya konan hayatın gerçek
yönünü anlayabilmek için bir hücreyi çapı 20 kilometre
olan, Londra veya New york gibi büyük bir şehrin
büyüklüğüne ulaşana kadar milyonlarca kez büyütmeliyiz.
Bunun sonucunda karşımızaeşsiz bir kompleksliğe
ve mükemmel bir tasarıma sahip bir yapı çıkacaktır.
Hücrenin yüzeyinde, sürekli olarak bazı maddelerin
giriş ve çıkışına yarayan ve bir uzay gemisinin
liman çıkışlarını andıran milyonlarca kapı görülür.
Eğer bu kapılardan birinden içeriye girme imkanımız
olsa kendimizi dünyanın en muhteşem teknolojisinin
ve insanı hayrete düşürenbir kompleksliğin içinde
buluruz...İnsan zekasının yapımı olan her ürünün
çok üstündeki bu komplekslik bizim düşünme kapasitemizin
çok üstündedir ve şans kavramını tamamen ortadan
kaldırmaktadır..." |
Elbetteki bina yalnızca temelden,
tuğladan ve harçtan ibaret değildir. Öyleyse diğer eksikler
nasıl tamamlanmıştır? Cevap basittir: Binanın ihtiyacı
olan her türlü malzeme, üzerinde yükseldiği toprakta vardır.
Camlar için gereken silisyum, elektrik kabloları için
gereken bakır, kirişler, kolonlar, çiviler, su boruları
vs. için gereken demir, toprağın altında bol miktarda
bulunmaktadır.
Bütün bu malzemelerin şekillenip
binanın içine yerleşmeleri de "doğal şartlar"ın hünerine
kalmıştır. Esen rüzgar, yağan yağmur, biraz fırtına
ve yer sarsıntısının da yardımıyla bütün tesisat, doğrama,
aksesuarlar tuğlaların arasında yerli yerine oturur.
İşler o kadar rast gitmiştir ki, tuğlalar, ileride doğal
şartlarla cam diye bir şeyin oluşacağını biliyormuşçasına,
gerekli pencere boşluklarını bırakarak dizilmişlerdir.
Hatta ileride yine rastlantılarla meydana gelecek su,
elektrik, kalorifer tesisatlarının içlerinden geçebileceği
boşlukları bırakmayı da unutmamışlardır. Dediğimiz gibi,
işler o kadar rast gitmiştir ki, "rastlantılar" ve "doğal
şartlar", kusursuz bir tasarım ortaya koymuşlardır.
Eğer bu hikayeye inanabilirseniz, bu kadar
açıklamadan sonra, şehirdeki diğer binaların, tesislerin,
yapıların, yolların, kaldırımların, altyapı, haberleşme
ve ulaşım sistemlerinin nasıl oluştuğunu da siz düşünüp
bulabilirsiniz. Hatta konuyla da biraz ilgiliyseniz,
şehrin "kanalizasyon sisteminin evrimsel süreci ve mevcut
yapılarla uyumu" hakkındaki teorilerinizi açıkladığınız
birkaç ciltlik "bilimsel" bir eser bile hazırlayabilirsiniz.
Bu üstün çalışmalarınızdan dolayı akademik bir ödüle
dahi layık görülebilir, kendinizi insanlık tarihine
ışık tutacak bir deha olarak görebilirsiniz.
Canlılığın rastlantılarla oluştuğunu öne
süren evrim teorisi, işte tam böyle bir teoridir. Çünkü
tek başına bir hücre, bütün çalışma sistemleri, haberleşmesi,
ulaşımı ve yönetimiyle bu büyük şehirle benzer bir kompleksliğe
sahiptir.
Hücredeki Mucize ve Evrim Teorisinin
Sonu
Darwin zamanında canlı hücresinin kompleks
yapısı bilinmiyordu. Bu nedenle dönemin evrimcileri,
canlılığın nasıl ortaya çıktığı sorusuna "rastlantılar
ve doğal olaylar " cevabını vermenin çok ikna edici
olduğunu sanmışlardı.
Oysa canlılığın en küçük detayına kadar
inen 20. yüzyıl teknolojisi, hücrenin insanoğlunun karşılaştığı
en kompleks sistem olduğunu ortaya çıkardı. Bugün hücrenin
içinde; enerjiyi üreten santraller; yaşam için zorunlu
olan enzim ve hormonları üreten fabrikalar; üretilecek
bütün ürünlerle ilgili bilgilerin kayıtlı bulunduğu
bir bilgi bankası; bir bölgeden diğerine ham maddeleri
ve ürünleri nakleden kompleks taşıma sistemleri, boru
hatları; dışarıdan gelen ham maddeleri işe yarayacak
parçalara ayrıştıran gelişmiş laboratuvar ve rafineriler;
hücrenin içine alınacak veya dışına gönderilecek malzemelerin
giriş-çıkış kontrollerini yapan uzmanlaşmış hücre zarı
proteinleri olduğunu biliyoruz. Bu saydıklarımız hücredeki
kompleks yapının yalnızca bir bölümünü oluşturur.
Evrimci
bir bilim adamı olan W. H. Thorpe, "canlı hücrelerinin
en basitinin sahip olduğu mekanizma bile, insanoğlunun
şimdiye kadar yaptığı, hatta hayal ettiği bütün makinalardan
çok daha komplekstir" diye yazar.1
Hücre o kadar komplekstir ki, bugün insanoğlunun
ulaştığı yüksek teknoloji hala bir hücre üretememektedir.
Yapay hücre oluşturmak için yapılan tüm çalışmalar başarısızlıkla
sonuçlanmıştır. Öyle ki bugün, hücrenin üretilmesi hedefi
bir yana bırakılmıştır ve artık bu yönde çalışma yapılmamaktadır.
Evrim teorisi ise, insanoğlunun tüm bilgi
ve teknoloji birikimi ile yapmayı başaramadığı bu sistemin,
ilkel dünyada "tesadüfen" oluştuğunu öne sürer. Bu,
bir örnek vermek gerekirse, basım evindeki bir patlamayla,
şans eseri bir ansiklopedinin basılıvermiş olmasından
çok daha düşük bir ihtimale sahiptir.
Buna benzer bir başka benzetmeyi İngiliz
matematikçi ve astronom Sir Fred Hoyle, 12 Kasım 1981'de
Nature dergisine verdiği bir demecinde yapmıştır. Kendisi
de bir materyalist olmasına rağmen Hoyle, tesadüfler
sonucu canlı bir hücrenin meydana gelmesiyle, bir hurda
yığınına isabet eden kasırganın savurduğu parçalarla
tesadüfen bir Boeing 747 uçağının oluşması arasında
bir fark olmadığını belirtir.2 Yani,
hücrenin tesadüfen oluşması mümkün değildir ve mutlaka
"yaratılmış" olması gerekir.
Evrim teorisinin hücrenin nasıl var olduğu
sorusunu açıklayamamasının en temel nedenlerinden biri,
hücredeki "indirgenemez komplekslik" özelliğidir. Bir
canlı hücresi, çok sayıda küçük organelin uyum içinde
çalışmasıyla yaşar. Bu parçaların biri bile olmasa,
hücre yaşamını sürdüremez. Hücrenin doğal seleksiyon
ve mutasyon gibi bilinçsiz mekanizmaların, kendisini
geliştirmesini bekleme gibi bir şansı yoktur. Dolayısıyla
yeryüzünde oluşan ilk hücrenin, yaşam için gerekli tüm
organel ve fonksiyonlara sahip, eksiksiz bir hücre olması
gerekmektedir. Bu, elbette söz konusu hücrenin yaratılmış
olması demektir.
EVRİMCİLERDEN
İTİRAFLAR
| 
Prof.
A. Oparin: "Hücrenin nasıl oluştuğunu
açıklayamıyoruz."
|
Evrim teorisi, canlılığın yeryüzünde
ilk ortaya çıkışı konusunda büyük bir açmaz içindedir.
Çünkü canlı moleküller, rastlantılarla açıklanamayacak
kadar komplekstir. Canlı hücresinin tesadüfen
oluşması ise açıkça imkansızdır.
Evrimciler, hayatın kökeni sorunuyla 20. yüzyılın
ikinci çeyreğinde karşı karşıya geldiler. Moleküler
evrim teorisinin en önemli ismi sayılan Rus evrimci
Alexander I. Oparin, 1936'da yayınladığı Yaşamın
Kökeni adlı kitabında şöyle diyordu:
Maalesef hücrenin meydana gelişi
evrim teorisinin tümünü içine alan en karanlık
noktayı oluşturmaktadır. a
| 
Prof.
Jeffrey Bada: "Hayatın nasıl oluştuğu,
hala en büyük sır."
|
Oparin'den bu yana evrimciler
hücrenin rastlantılarla oluşabileceğini ispat
etmek için sayısız deney, araştırma ve gözlem
yaptılar. Ancak yapılan her çalışma, hücredeki
karmaşık tasarımı daha detaylı bir biçimde ortaya
koyarak, evrimcilerin varsayımlarını daha da fazla
çürüttü. Almanya'daki Johannes Gutenberg Üniversitesi
Biyokimya Enstitüsü Başkanı Prof. Dr. Klaus Dose
de bu konuda şöyle der:
Kimyasal ve moleküler
evrim alanlarında, yaşamın kökeni konusunda otuz
yılı aşkın bir süredir yürütülen tüm deneyler,
yaşamın kökeni sorununa cevap bulmaktansa, sorunun
ne kadar büyük olduğunun kavranmasına neden oldu.
Şu anda bu konudaki bütün teoriler ve deneyler
ya bir çıkmaz sokak içinde bitiyorlar ya da bilgisizlik
itiraflarıyla sonuçlanıyorlar.b
San Diego Scripps Enstitüsü'nden
jeokimyacı Jeffrey Bada'nın aşağıdaki sözleri
ise, 20. yüzyılın sonunda evrimcilerin bu büyük
açmaz karşısındaki çaresizliğinin ifadesidir:
Bugün, 20. yüzyılı geride bırakırken, hala, 20.
yüzyıla girdiğimizde sahip olduğumuz en büyük
çözülmemiş problemle karşı karşıyayız: Hayat yeryüzünde
nasıl başladı?c
a
Alexander I. Oparin, Origin of Life, (1936) NewYork:
Dover Publications, 1953 (Reprint), p.196.
b Klaus Dose, "The
Origin of Life: More Questions Than Answers",
Interdisciplinary Science Reviews, Vol 13, No.
4, 1988, p. 348
c Jeffrey Bada, Earth,
February 1998, p. 40 |
Proteinler Tesadüfe Meydan Okuyor
Hücreyi şimdilik bir kenara bırakalım,
çünkü evrim teorisi, hücrenin alt parçacıkları karşısında
bile çaresizdir. Hücreyi oluşturan yüzlerce çeşit karmaşık
protein molekülünden bir tanesinin bile doğal şartlarda
oluşması ihtimal dışıdır.
Proteinler, "amino asit" adı verilen daha
küçük moleküllerin belli sayılarda ve çeşitlerde özel
bir sırayla dizilmelerinden oluşan dev moleküllerdir.
Bu moleküller canlı hücrelerinin yapıtaşlarını oluştururlar.
En basitleri yaklaşık 50 amino asitten oluşan proteinlerin,
binlerce amino asitten oluşan çeşitleri de vardır.
Önemli olan nokta şudur: Proteinlerin yapılarındaki
tek bir amino asitin bile eksilmesi veya yerinin değişmesi
ya da zincire fazladan bir amino asit eklenmesi o proteini
işe yaramaz bir molekül yığını haline getirir. Bu nedenle
her amino asit, tam gereken yerde, tam gereken sırada
yer almalıdır. Hayatın rastlantılarla oluştuğunu öne
süren evrim teorisi ise, bu düzenlilik karşısında çaresizdir.
Çünkü söz konusu düzenlilik, asla rastlantıyla açıklanamayacak
kadar olağanüstüdür. (Kaldı ki teori henüz amino asitlerin
'tesadüfen oluştukları' iddiasına bile geçerli bir kanıt
ya da açıklama getirememektedir, bunu da biraz sonra
inceleyeceğiz.)
|  
Tek bir Sitokrom-C
proteinin kimyasal yapısı bile (sağda), asla
rastlantılarla açıklanamayacak kadar karmaşıktır.
Öyle ki evrimci biyolog Prof. Ali Demirsoy,
tek bir Sitokrom-C diziliminin rastlantılarla
oluşmasının bir maymunun daktiloya rastgele
basarak insanlık tarihini hatasız yazması kadar
olasılık dışı” olduğunu kabul eder.
|
Proteinlerin fonksiyonel yapısının hiçbir
şekilde tesadüfen meydana gelemeyeceği, herkesin anlayabileceği
basit olasılık hesaplarıyla dahi rahatlıkla görülebilir.
Örneğin, bileşiminde 288 amino asit
bulunan ve 12 farklı amino asit türünden oluşan ortalama
büyüklükteki bir protein molekülünün içerdiği amino
asitler 10300 farklı biçimde dizilebilir. (Bu, 1 rakamının
sağına 300 tane sıfır gelmesiyle oluşan astronomik bir
sayıdır.) Ancak bu dizilimlerden yalnızca bir tanesi
söz konusu proteini oluşturur. Geriye kalan tüm dizilimler
hiçbir işe yaramayan, hatta kimi zaman canlılar için
zararlı bile olabilecek anlamsız amino asit zincirleridir.
Dolayısıyla yukarıda
örnek verdiğimiz protein moleküllerinden yalnızca bir
tanesinin tesadüfen meydana gelme ihtimali "10300'de
1" ihtimaldir. Bu ihtimalin pratikte gerçekleşmesi ise
imkansızdır. (Matematikte 1050'de 1'den küçük ihtimaller
"sıfır ihtimal" kabul edilirler.)
Dahası, 288 amino asitlik bir protein,
canlıların yapısında bulunan binlerce amino asitlik
dev proteinlerle kıyaslandığında oldukça mütevazi bir
yapı sayılabilir. Aynı ihtimal hesaplarını bu dev moleküllere
uyguladığımızda ise, "imkansız" kelimesinin bile yetersiz
kaldığını görürüz.
Canlılığın gelişiminde bir basamak daha
ilerlediğimizde, tek başına bir proteinin de hiçbir
şey ifade etmediğini görürüz. Şimdiye kadar bilinen
en küçük bakterilerden biri olan "Mycoplasma Hominis
H 39"un bile 600 çeşit proteine sahip olduğu görülmüştür.
Bu durumda, tek bir protein için yaptığımız üstteki
ihtimal hesaplarını 600 çeşit protein üzerinden yapmamız
gerekecektir. Sonuçta karşılaşacağımız rakamlar ise
imkansız kavramının çok ötesindedir.
Şu anda bu satırları okuyan ve şimdiye
kadar evrim teorisini bilimsel bir açıklama sanmış olan
bazı okuyucular, belki buradaki rakamların abartıldığından,
gerçekleri yansıtmadığından endişe edebilirler. Hayır;
bunlar kesin ve somut gerçeklerdir. Hiçbir evrimci de
bu rakamlar karşısında bir itirazda bulunamaz. Tek bir
proteinin tesadüfen oluşma ihtimalinin "bir maymunun
daktilo tuşlarına rastgele basarak hiç hata yapmadan
insanlık tarihini yazması" kadar imkansız olduğunu onlar
da kabul etmektedirler.3 Ama diğer
açıklamayı, yani yaratılışı kabul etmektense, bu imkansızı
savunmaktadırlar.
Pek
çok evrimci bu gerçeği itiraf eder. Örneğin Harold Blum
adlı evrimci bilim adamı, "bilinen en küçük proteinlerin
bile rastlantısal olarak meydana gelmesi, tümüyle imkansız
gözükmektedir" demektedir.4 Evrimciler,
moleküler evrimin çok uzun bir zaman sürdüğünü ve bu zamanın
imkansız olanı mümkün hale getirdiğini iddia ederler.
Oysa ne kadar uzun bir zaman verilirse verilsin, amino
asitlerin rastlantısal olarak protein oluşturmaları imkansızdır.
Amerikalı jeolog William Stokes Essentials of Earth History
adlı kitabında bu gerçeği kabul ederken "eğer milyarlarca
yıl boyunca, milyarlarca gezegenin yüzeyi gerekli amino
asitleri içeren sulu bir konsantre tabakayla dolu olsaydı
bile yine (protein) oluşamazdı" diye yazar.5
Peki tüm bunlar ne anlama gelmektedir? Kimya profesörü
Perry Reeves ise bu soruya şöyle bir cevap verir:
Bir insan, amino asitlerin
rastlantısal olarak birleşiminden ne kadar fazla muhtemel
yapı oluşabileceğini düşündüğünde, hayatın gerçekten
de bu şekilde ortaya çıktığını düşünmenin akla aykırı
geldiğini görür. Böyle bir işin gerçekleşmesinde bir
Büyük İnşa Edici'nin var olduğunu kabul etmek, akla
çok daha uygundur.6
Bir tanesinin bile
tesadüfen oluşması imkansız olan bu proteinlerden ortalama
bir milyon tanesinin tesadüfen uygun bir şekilde biraraya
gelip eksiksiz bir insan hücresini meydana getirmesi ise,
milyarlarca kez daha imkansızdır. Kaldı ki bir hücre hiçbir
zaman için bir protein yığınından ibaret değildir. Hücrenin
içinde, proteinlerin yanısıra nükleik asitler, karbonhidratlar,
lipitler, vitaminler, elektrolitler gibi başka birçok
kimyasal madde, gerek yapı gerekse işlev bakımından belli
bir oran, uyum ve tasarım çerçevesinde yer alırlar. Herbiri
de birçok farklı organelin içinde yapıtaşı veya yardımcı
molekül olarak görev yaparlar. New
York Üniversitesi kimya profesörü ve DNA uzmanı Robert
Shapiro, sadece basit bir bakteride bulunan 2000 çeşit
proteinin rastlantısal olarak meydana gelme ihtimalini
hesaplamıştır. (İnsan hücresinde ise yaklaşık 200.000
çeşit protein vardır.) Elde edilen rakam, 1040.000'de
1 ihtimaldir.7 (Bu sayı, 1 rakamının
yanına 40 bin tane sıfır gelmesiyle oluşan akıl almaz
bir sayıdır.) Cardiff Üniversitesi'nden, Uygulamalı
Matematik ve Astronomi Profesörü Chandra Wickramasinghe
bu rakam karşısında şu yorumu yapar:
Bu rakam (1040.000)
Darwin'i ve tüm evrim teorisini gömmeye yeterlidir.
Bu gezegenin ya da bir başkasının üzerinde hiçbir
zaman (hayatın doğabileceği) bir ilkel çorba olmamıştır
ve yaşamın başlangıcı rastlantısal olarak gerçekleşemeyeceğine
göre, amaçlı bir aklın ürünü olmalıdır.8
Sir Fred Hoyle ise, tüm
bu rakamlar karşısında şu yorumu yapar:
Aslında, yaşamın akıl
sahibi bir varlık tarafından meydana getirildiği o
kadar açıktır ki, insan bu açık gerçeğin neden yaygın
olarak kabul edilmediğini merak etmektedir. Bunun
(kabul edilmemesinin) nedeni, bilimsel değil, psikolojiktir.9
Hoyle'un "psikolojik" dediği neden,
evrimcilerin hayatın yaratılmış olduğunu kabullenmemek
için kendilerine yaptıkları şartlandırmadır. Bu kişiler,
Allah'ın varlığını kabul etmemeyi kendilerine temel amaç
olarak belirlemişlerdir. Sırf bu amaç yüzünden, imkansız
olduğunu kendilerinin de gördüğü akıl almaz senaryoları
savunmaya devam ederler.   
-
evrim bölümü indeksi -
1.
W. R. Bird, The Origin of Species Revisited., Nashville:
Thomas Nelson Co., 1991, ss. 298-99.
2.
"Hoyle on Evolution", Nature, Cilt 294, 12
Kasım 1981, s. 105.
3.
Ali Demirsoy, Kalıtım ve Evrim, Ankara: Meteksan Yayınları,
1984, s. 64.
4.
W. R. Bird, The Origin of Species Revisited. Nashville:
Thomas Nelson Co., 1991, s. 304.
5.
W. R. Bird, The Origin of Species Revisited. Nashville:
Thomas Nelson Co., 1991, s. 305.
6.
J. D. Thomas, Evolution and Faith. Abilene, TX, ACU
Press, 1988. s. 81-82.
7.
Robert Shapiro, Origins: A Sceptics Guide to the Creation
of Life on Earth, New York, Summit Books, 1986. s.127.
8.
Fred Hoyle, Chandra Wickramasinghe, Evolution from Space,
New York, Simon & Schuster, 1984, s. 148.
9.
Fred Hoyle, Chandra Wickramasinghe, Evolution from Space,
s. 130.
|