EVREN YOKTAN YARATILDI

Big Bang Teorisi, Materyalist Felsefenin
Evren Modelini Yıktı...


Materyalizm, maddeyi mutlak varlık sayan, maddeden başka hiçbir şeyin varlığını kabul etmeyen düşünce sistemidir. Tarihi eski Yunan'a kadar uzanan, ama özellikle 19. yüzyılda yaygınlaşan, en çok da Karl Marx'ın diyalektik materyalizmiyle ünlenen bu düşünce sistemi, maddenin sonsuzdan beri var olduğunu ve sonsuza dek de var olacağını iddia eder. Maddenin yaratılmamış olduğunu varsaydığına göre de, bir Yaratıcı'nın varlığını kabul etmez.

Materyalizm az önce de belirttiğimiz gibi en çok 19. yüzyılda popüler olmuştu. Bunun başlıca nedenlerinden biri, o dönemde evrenin nasıl ortaya çıktığı sorusuna karşı öne sürülen "durağan evren" modeliydi. Bu model, "evren nasıl ortaya çıktı" sorusuna, "evren ortaya çıkmadı, sonsuzdan beri vardı ve sonsuza kadar da var olacak" cevabını veriyordu. Evren sabit, durağan ve değişmez bir madde bütünü olarak kabul ediliyor ve dolayısıyla bu bütünün bir Yaratıcı'yı kabul etmeyi gerektirmediği söyleniyordu.

Bu evren modelinin aksinin ispatlanması ise, elbette bir Yaratıcı'nın varlığını kanıtlayacaktı.Ünlü materyalist felsefeci Georges Politzer, "Felsefenin Başlangıç İlkeleri" adlı kitabında bu gerçeği kabul ediyor, ancak 'sonsuz evren' modelinin geçerliliğine güvenerek yaratılışa karşı çıkıyordu:

"Evren yaratılmış bir şey değildir. Eğer yaratılmış olsaydı, o taktirde, evrenin Tanrı tarafından belli bir anda yaratılmış olması ve evrenin yoktan varedilmiş olması gerekirdi. Yaratılışı kabul edebilmek için, her şeyden önce, evrenin varolmadığı bir anın varlığını, sonra da, hiçlikten (yokluktan) bir şeyin çıkmış olduğunu kabul etmek gerekir. Buysa bilimin kabul edemeyeceği bir şeydir." (sf. 84)

Ancak çağdaş bilim, 20. yüzyılın ikinci çeyreğinde başlayan bir süreç sonucunda, tam da materyalistlerin "eğer öyle olsa, bir Yaratıcı olduğunu kabul etmek gerekirdi" dedikleri gerçeği, yani evrenin bir başlangıcı olduğu gerçeğini ispatladı.

Evrenin Genişlemesi

1929 yılında California Mount Wilson gözlemevinde, Amerikalı astronom Edwin Hubble astronomi tarihinin en büyük keşiflerinden birini yaptı. Hubble, kullandığı dev teleskopla gökyüzünü incelerken, yıldızların uzaklıklarına bağlı olarak kızıl renge doğru kayan bir ışık yaydıklarını saptadı. Bu buluş bilim dünyasında büyük bir yankı yarattı. Çünkü bilinen fizik kurallarına göre, gözlemin yapıldığı noktaya doğru hareket eden ışıkların tayfı mor yöne doğru, gözlemin yapıldığı noktadan uzaklaşan ışıkların tayfı da kızıl yöne doğru kaymaktaydı. Yani yıldızlar her an bizden uzaklaşmaktaydılar.

Hubble, çok geçmeden çok önemli bir şeyi daha buldu; yıldızlar ve galaksiler sadece bizden değil, birbirlerinden de uzaklaşıyorlardı. Her şeyin birbirinden uzaklaştığı bir evren karşısında varılabilecek tek sonuç ise, evrenin her an "genişlemekte" olduğuydu.

Aslında bu gerçek daha önce de teorik olarak keşfedilmişti. Albert Einstein, 1915 yılında ortaya koyduğu genel görecelik kuramıyla yaptığı hesaplamalarda evrenin durağan olamayacağı sonucuna varmıştı. Kendi buluşu karşısında son derece şaşıran Einstein bu uygunsuz sonucu ortadan kaldırmak için denklemlerine 'kozmolojik sabit' adını verdiği bir faktör ilave etmişti. Çünkü o sıralar, astronomlar ona evrenin statik olduğunu söylüyorlardı, o da kuramının bu modele uymasını istemişti. Ancak sonradan kendisinin de 'kariyerimin en büyük hatası' sözleriyle itiraf edeceği bu görüş, gelişen bilimsel bulgular sonucunda çürüyüp gidecekti.

İlk olarak 1922 yılında Rus Alexandre Friedmann, genel göreceliğe göre evrenin değişken olduğunu ve en ufak bir etkileşimin genişlemesine veya büzüşmesine yol açacağını buldu. Friedmann bu sonuca ulaşırken, Einstein'ın 1917 tarihli makalesindeki hatayı da (kozmolojik sabiti) düzeltmiş oldu.

Friedmann'ın bulduğu çözümleri kullanan ilk kişi Belçikalı evren bilimci Georges Lemaitre (1894-1966) idi. Lemaitre, bu çözümlere dayanarak evrenin bir başlangıcı olduğunu ve bu başlangıçtan itibaren sürekli genişlediğini öngördü. Ayrıca, bu başlangıç anından arta kalan ışımanın da saptanabileceğini belirtti (ileride, kozmik fon radyosyonu olarak adlandırılacak bu ışıma gözlemlerle de tespit edilecekti). 20. yy'ın son on yılında çağdaş evren bilimi bu iki fikrin etkisi altındadır.
 

Burada değişik galaksilerin uzaklıkları ile kızıla kaçış miktarları görülmektedir. En yukarıdaki düşey ok tayfın üzerindeki belirli bir noktayı göstermektedir. Bu nokta diğer tayflarda yatay oklar kadar sağa yani kızıla kaçmaktadır. Görüldüğü hızın bir belirtisi olan bu kızıla kaçma galaksi dünyamızdan uzaklaştıkça artmaktadır.

Big Bang'in Ortaya Çıkışı

Evrenin genişlediği gerçeği, o güne kadar kabul gören "durağan (statik) evren" modelinden tamamen farklı bir evren modeli ortaya koydu. Evren genişlediğine göre, zaman içinde geriye doğru gidildiğinde evrenin tek bir noktadan başladığı ortaya çıkıyordu.

Yapılan hesaplamalar, evrenin tüm maddesini içinde barındıran bu "tek nokta"nın, "sıfır hacime" ve sonsuz yoğunluğa sahip olması gerektiğini gösterdi. Evren, sıfır hacme sahip bu noktanın patlamasıyla ortaya çıkmıştı. Bu patlamaya "Big Bang" (Büyük Patlama) dendi ve bu teori de aynı isimle anılmaya başlandı.

Hiçbir hacmi olmayan, yani hiçbir yer kaplamayan ve yoğunluğu sonsuz olan bir nokta nasıl olabilir? diye düşünebilirsiniz. "Hacmi olmayan sonsuz yoğunluktaki nokta" aslında teorik bir ifade biçimidir. Çünkü, bilimsel olarak "sıfır hacim" şeklinde ifade edilen bir nokta, hacmi olmayan bir nokta demektir. Gerçekte ise hacmi olmayan bir nokta "yok" demektir. Dolayısıyla, evren "yok" iken "var" hale gelmiştir. Bu gerçek ise, materyalizmin "evren sonsuzdan beri vardır" varsayımını geçersiz kılmaktadır.

"Sabit Durum" Denemesi

Materyalist felsefeyi benimseyen astronomlar, Big Bang'e karşı direnmeye ve sabit durum teorisini ayakta tutmaya çalıştılar. Bu çabanın nedeni, önde gelen fizikçilerden A.S. Eddington'ın "felsefi olarak doğanın şu anki düzenin birden bire başlamış olduğu düşüncesi bana itici gelmektedir" sözünden anlaşılıyordu.(1)

Big Bang teorisinden rahatsız olanların başında dünyaca ünlü astronom Sir Fred Hoyle geliyordu. Hoyle, yüzyılın ortalarında "steady-state" (sabit durum) adında, 19. yüzyıldaki durağan evren anlayışına benzer başka bir model ortaya attı. Hoyle evrenin genişlediğini kabul etmekle birlikte, evrenin boyut ve zaman açısından sonsuz olduğunu iddia ediyordu. Ayrıca bu modele göre, evren genişledikçe madde gerektiği miktarda, birdenbire, kendi kendine var olmaya başlıyordu. Tek görünür amacı materyalist felsefenin temeli olan "sonsuzdan beri var olan madde" dogmasını desteklemek olan bu teori, evrenin başlangıcı olduğunu savunan "Büyük Patlama" kuramıyla taban tabana zıttı.

Sabit durum teorisini savunanlar uzunca bir süre Big Bang'e karşı direndiler. Ama bilim aleyhlerine işliyordu.

Big Bang'in Zaferi

1948 yılında George Gamov, Big Bang'e bağlı olarak yeni bir iddia ortaya sürdü. Buna göre evrenin büyük patlama ile oluşması durumunda, evrende bu patlamadan arta kalan bir radyasyonun olması gerekiyordu. Üstelik bu radyasyon evrenin her yanında eşit olmalıydı.

"Olması gereken" bu kanıt çok geçmeden bulundu. 1965 yılında Arno Penzias ve Robert Wilson adlı iki araştırmacı bu dalgaları şans eseri keşfettiler. "Kozmik Fon Radyasyonu" adı verilen bu radyasyon uzayın belli bir tarafından gelen radyasyondan farklıydı. Olağanüstü bir eşyönlülük sergiliyordu. Başka bir ifade ile yerel kökenli değil, evrenin tümüne dağılmış bir radyasyondu. Böylece uzun süredir evrenin her yerinden eşit ölçüde alınan 3 Kelvin'lik ısı dalgasının, Big Bang'in ilk dönemlerinden kalma olduğu ortaya çıktı. Üstelik bu rakam bilim adamlarının önceden öngördükleri rakama çok yakındı. Sadece tek bir dalga boyunda (mikrodalga) ölçümler yapabildikleri halde, Penzias ve Wilson, büyük patlamanın bu özgün ispatını deneysel olarak ilk gösteren kişiler oldukları için Nobel Ödülü kazandılar.

1989 yılına gelindiğinde ise, George Smoot ve onun Nasa Ekibi, Kozmik Geriplan Işıma Kaşifi Uydusu'nu (COBE) uzaya gönderdiler. Bu gelişmiş uyduya yerleştirilen hassas tarayıcıların, Penzias ve Wilson'ın ölçümlerini doğrulaması yalnızca 8 dakika sürdü. Sonuçlar, tarayıcıların kesinlikle evrenin başlangıcındaki büyük patlamanın sıcak, yoğun konumunun kalıntılarını gösterdiğini kanıtladı.

Bütün zamanların en büyük keşfi olarak adlandırılan bu olay, bu kadarla da sınırlı değildi. COBE1 uydusu uzayda belirli bir noktadaki ısıyı bildiriyordu. Ancak COBE2 uydusu uzayda iki nokta arasında ısı farkı bulunduğunu keşfetti. Örneğin galaktik yıldız kümelerindeki ısı, kozmik boşluklara göre daha fazlaydı. Bu ise, büyük patlamadan sonra meydana gelen sıcaklığın gittikçe soğuyarak farklılaştığını gösteriyordu. Bu olaydan sonra, pek çok bilim adamı COBE'nin başarısını "Big Bang'in olağanüstü bir şekilde onaylanması" şeklinde yorumladı.

Hidrojen-Helyum Oranı

Bing Bang'in diğer bir önemli delili ise, uzaydaki hidrojen ve helyum gazlarının miktarı oldu. Günümüzde yapılan ölçümlerle anlaşıldı ki, evrendeki hidrojen-helyum gazlarının oranı, Big Bang'den arta kalan hidrojen-helyum oranının teorik hesaplamalarına uyuyordu. Eğer evrenin bir başlangıcı olmayıp sonsuzdan geliyor olsaydı, evrendeki hidrojen tamamen yanarak helyuma dönüşmüş olmalıydı.

Tüm bunlarla birlikte Big Bang bilim dünyasında kesin bir kabul gördü. Scientific American dergisinin Ekim 1994 sayısındaki bir makaleye göre, evren sürekli, düzenli olarak genişliyordu ve Big Bang modeli bilimin, evrenin oluşumu ve başlangıcı hakkında ulaştığı son noktaydı.

Fred Hoyle ile birlikte uzun yıllar sabit durum teorisini savunan Dennis Sciama, ardarda gelen ve Big Bang"i ispatlayan tüm bu deliller karşısında içine düştükleri durumu şöyle anlatır:

"Sabit durum teorisini savunanlarla onu test eden ve bence onu çürütmeyi uman gözlemciler arasında, bir dönem çok sert çekişme vardı. Bu dönem içinde ben de bir rol üstlenmiştim. Çünkü gerçekliğine inandığım için değil, gerçek olmasını istediğim için 'sabit durum' teorisini savunuyordum. Teorinin geçersizliğini savunan kanıtlar ortaya çıkmaya başladıkça Fred Hoyle bu kanıtları karşılamada lider rol  üslenmişti. Ben de yanında yer almış, bu düşmanca kanıtlara nasıl cevap verilebileceği konusunda fikir yürütüyordum. Ama kanıtlar biriktikçe artık oyunun bittiği ve sabit durum teorisinin bir kenara bırakılması gerçeği ortaya çıkıyordu."(2)

Big Bang'in bu zaferi ile birlikte, materyalist dogmanın temeli olan "ezeli madde" kavramı da tarihe karışmış oluyordu. Yani Big Bang'den önce hiçbir madde yoktu.

Evren Nasıl Yoktan Var Oldu?

Peki o zaman Big Bang'den önce ne vardı ve "yok" olan evreni bu büyük patlama ile "var" hale getiren güç neydi? Elbette ki bu soru, A.S. Eddington'ın ifadesiyle materyalistler için "felsefi olarak itici" olan gerçeği, yani bir Yaratıcı'nın varlığını göstermektedir. Ünlü ateist felsefeci Anthony Flew, bu konuda şunları söyler:

"İtiraflarda bulunmanın insan ruhuna iyi geldiğini söylerler. Ben de bir itirafta bulunacağım: Mevcut kozmolojik konsensüs (Big Bang modeli), bir ateist açısından oldukça sıkıntı vericidir. Çünkü bilim, St. Thomas Aquinas (Hıristiyan İlahiyatçı) tarafından savunulan ama hiçbir zaman ispat edilemeyen bir iddiayı ispat etmiştir: Evrenin bir başlangıcı olduğu iddiasını. Sadece evrenin bir sonunun ve başlangıcının olmadığını kabul ettiğimiz sürece, evrenin şu anki varlığının mutlak bir açıklaması olduğunu savunabiliriz. Ben hala bu açıklamaya inanıyorum, ama bunu Big Bang karşısında savunmanın pek kolay ve rahat bir durum olmadığını itiraf etmeliyim."(3)

Kendisini ateist olmak için körü körüne şartlandırmayan pek çok bilimadamı ise, evrenin yaratılışında sonsuz güç sahibi bir Yaratıcı'nın varlığını kabul etmiş durumdadır.  Bu Yaratıcı, hem maddeyi hem de zamanı yaratmış olan, yani her ikisinden de bağımsız bir varlık olmalıdır.

Evren bilim konusunda önemli çalışmaları olan ünlü matematikçi Roger Penrose şöyle bir açıklama yapar:

“...Ama evrenin kesinlikle bir amacının olduğunu gösteren bir şey var ki, o da evrenin şans eseri orada durmadığıdır. Bazı insanlara göre ‘evren sadece oradadır işte.’ Öylesine olmaya devam ediyor. Biz de kendimizi birden bire bu şeyin içinde buluvermişiz. Bu bakış açısının, evreni anlamamızda çok verimli ya da yardımcı olacağını sanmıyorum. Bence evren ve onun varlığının altında bugün henüz pek sezemediğimiz çok daha derin bir şeyler gizli.”(4)
BIG BANG ve EVRİM TEORİSİ: BİR KELİME OYUNU

Big Bang teorisinin delillerinin kesinleşmesi, evrenin bir başlangıcı olduğunu gösterdiği için, materyalist dogmanın en temel varsayımını geçersiz kıldı. Ancak bu durum karşısında, bazı materyalistler bu yeni gerçeğe "adapte" olmaya çalıştılar. Evrenin Big Bang'le başlayan bir "süreç" ile ortaya çıkmış olmasından yola çıktılar ve "evrimleşen evren" kavramını ortaya attılar. Buradaki "evrimleşme" kelimesi, Darwin'in evrim teorisi gibi rastgele, tesadüfi ve kendi kendine bir oluşumu çağrıştırdığı için özellikle seçildi.

Big Bang'i "evrenin evrimi" olarak tanımlamak için gösterilen bu çaba, gerçekte Big Bang ile büyük bir bilimsel darbe yemiş olan ateizmi yaşatabilmek için yapılan bir kelime oyunundan başka bir şey değildir. Doğaüstü bir yaratılışla ortaya çıkmış olan ve yine her aşaması Yaratıcı'nın iradesi ile gerçekleşen "yaratılış süreci"ni, tesadüflere dayalı bir evrim gibi göstermek, elbette ki açık bir mantıksal çelişkidir.

Materyalistlerin "evrenin evrimi" iddiasını ortaya atarken gözden kaçırdıkları sorular oldukça önemlidir: Hiçbirşey yok iken, zaman ve mekan dahi yok iken, bir anda evreni oluşturan tüm madde yığını nasıl meydana gelmiştir? Ve rastgele, tesadüfi bir patlamanın eseri olarak dev bir alanda inanılmaz derecede hassas dengeler nasıl oluşmuştur? En önemlisi, tüm evreni, içindekileri ve düzeni yaratan irade nedir?

Bu soruları yanıtsız bırakan materyalistler, zamanın ve mekanın yoktan  varedildiğini kabul etseler bile, Yaratıcının varlığını kabul edememektedirler. Ünlü Amerikalı materyalist Harlow Shapley, bu konudaki inancını şöyle ifade eder:

"Bazıları hala tutucu bir şekilde 'başlangıçta Allah yarattı' fikrini savunuyorlar, ama ben 'başlangıçta hidrojen yarattı' diyorum."

Shapley'in bu mantıksız iddiası da yine Yaratıcı'nın varlığını gizlemeye çalışan bir kelime oyunudur. Shapley'in gizlediği gerçek, hidrojenin, akıllı, bilinçli, karar veren, irade sahibi bir varlık olmadığıdır. Aynı şekilde başka hiçbir madde, maddeyi oluşturan başka hiçbir element akıl ve bilinç sahibi değildir. Oysa evrende üstün bir aklın varlığını ispatlayan bir tasarım vardır ve bu evrenin Yaratıcı'sının madde-ötesi, sonsuz güç ve bilgi sahibi bir İrade olduğunu gösterir.

Big Bang teorisi bunun gibi mesnetsiz iddialara karşı iki temel gerçeği ortaya koyar: 1) Evren "yok" iken "var" hale gelmiş, yani yaratılmıştır, 2) Big Bang'den sonra ortaya çıkan düzenlilik de, maddenin rastgele etkileşimleriyle değil, ancak evreni var etmiş olan Yaratıcı'nın  kontrolü ile ortaya çıkmıştır. Yani bir Yaratıcı vardır ve maddesel dünya O'nun hakimiyeti altındadır. O Yaratıcı, "Alemlerin Rabbi" olan Allah'tır.

BIG BANG ve KURAN AYETLERİ

Big Bang teorisiyle birlikte ortaya çıkan evren modelinin çok önemli bir yönü ise, 14 yüzyıl önce Kuran'da haber verilen bazı bilgilerle çok somut bir biçimde uyuşmasıdır. Big Bang teorisinin en önemli delillerinden biri olan "genişleyen evren modeli" Kuran'da şöyle belirtilir:
 

"Biz göğü 'büyük bir kudretle' bina ettik ve şüphesiz Biz genişleticiyiz." (Zariyat Suresi, 47)

Evrenin sürekli genişlemesi, evrenin sabit ve değişmez olduğunu iddia eden durağan evren modelini çürütmüştür. Big Bang'den önce popüler olan durağan evren modeli, evrenin bir başlangıcı olmadığını iddia ederken Big Bang 20. yüzyıl bulgularına dayanarak evrenin bir başlangıcı olduğunu, bir zamanlar "yok" iken "var" hale geldiğini ispatlamaktadır. Bu bilimsel gerçek Kuran'da şöyle haber verilir:
 

"O (Allah) gökleri ve yeri yoktan var edendir." (Enam Suresi, 101)

Zamanımızdan tam 14 asır önce insanların evrenle ilgili bilgilerinin son derece kısıtlı olduğu zamanlarda yine Kuran tarafından bildirilen bir başka gerçek de, evrenin aynı Big Bang teorisinin ortaya koyduğu gibi, birbirine "bitişik" olan maddenin ayrılmasıyla ortaya çıkmış olduğudur:

"O inkar edenler görmüyorlar mı ki (başlangıçta) göklerle yer birbiriyle bitişikken, biz onları ayırdık ve her canlı şeyi sudan yarattık. Yine de onlar inanmayacaklar mı?" (Enbiya Suresi, 30)

Üstteki ayetin Arapça orjinalinde çok önemli bir kelime seçimi vardır. Ayetin "birbiriyle bitişik" olarak tercüme edilen kelimesi ratk, Arapça sözlüklerde "birbiriyle içiçe, ayrılmaz durumda, kaynaşmış" anlamlarına gelir. Yani tam bir bütün oluşturan iki madde için kullanılır. Ayetteki "ayırdık" ifadesi ise Arapça fatk  fiilidir ki, bu fiil ratk  halindeki bir nesnenin yarıp, parçalayıp dışarı çıkması anlamına gelir. Örneğin tohumun filizlenerek topraktan dışarı çıkması bu fiille ifade edilir.

Bu bilgiyle ayete tekrar bakalım. Ayette göklerle yerin ratk  durumunda olduğu bir durumdan bahsedilmektedir. Ardından bu ikisi fatk  fiili ile ayrılmışlardır. Yani biri diğerini yararak dışarı çıkmıştır. Gerçekten de Big Bang'in ilk anını hatırladığımızda, kozmik yumurta denilen noktanın evrenin tüm maddesini içerdiğini görürüz. Yani herşey, hatta henüz yaratılmamış olan "gökler ve yer" bile bu noktanın içinde, ratk  halindedirler. Ardından bu kozmik yumurta şiddetle patlamış, bu yolla maddeler fatk  olmuş, yani dışarı çıkarak tüm evreni oluşturmuşlardır. Bu, bilimin ortaya koyduğu Big Bang modeli ile şaşırtıcı derecede paralel bir anlatımdır.

Kısacası 20 yüzyıl biliminin bulguları bir yandan materyalist dogmayı geçersiz kılarken, öte yandan da Kuran ayetleri ile haber verilen gerçekleri doğrulamaktadır. Çünkü evren materyalistlerin sandığının aksine, maddenin rastlantısal etkileşimleri ile değil, Allah'ın yaratmasıyla varolmuştur ve O'ndan gelen bilgi, kuşkusuz evrenin kökeni hakkındaki en doğru bilgidir.


"Düzen Getiren Patlama"

Aslında Big Bang'in ateistler ve materyalistler (ikisi neredeyse eşanlamlıdır) açısından oluşturduğu sorun, ateist felsefeci Anthony Flew'in üstte itiraf ettiğinden çok daha büyüktür. Çünkü Big Bang, evrenin yalnızca yoktan varedildiğini değil, aynı zamanda çok planlı, düzenli ve kontrollü bir biçimde varedildiğini göstermektedir.

Bunun nedeni, bir patlama olan Big Bang'in ardından evrende çok düzenli bir yapının ortaya çıkmasıdır. Oysa patlamalar düzenlilik oluşturmazlar. Gözlemlediğimiz bütün patlamalar, var olan düzenliliği bozar, parçalar ve yokederler. Örneğin, atom ve hidrojen bombalarının patlaması, grizu patlamaları, volkanik patlamalar, doğalgaz patlaması, güneşte meydana gelen patlamalar... Ne tür patlama incelenirse incelensin, etkilerinin hep yıkıcı oldukları görülür.

Eğer bir patlamanın ardından karşımıza çok detaylı bir tasarım çıkarsa, örneğin yeraltındaki bir patlama, ortaya kusursuz sanat eserleri, dev saraylar, görkemli binalar çıkarırsa, o durumda bu patlamanın ardında "doğaüstü" bir müdahale olduğunu, patlamayla birlikte dağılan tüm parçacıkların gerçekte çok kontrollü bir biçimde hareket ettirildikleri sonucuna varırız.
Big Bang teorisine uzun yıllar karşı çıkmış olan Sir Fred Hoyle'un sözleri, tam da bu durumu ifade eder:

"Big Bang teorisi evrenin tek ve büyük bir patlama ile başladığını kabul eder. Ama bildiğimiz gibi patlamalar maddeyi dağıtır ve düzensizleştirirler. Oysa Big Bang çok gizemli bir biçimde bunun tam aksi bir etki meydana getirmiştir: Maddeyi birbiriyle birleşecek ve galaksileri oluşturacak hale getirmiştir."(5)

Hoyle, Big Bang'in düzenlilik oluşturmasının çelişkili bir durum olduğunu söylerken, elbette Big Bang'i materyalist bir önyargıyla yorumlamakta, yani bunun bir "kontrolsüz patlama" olduğunu varsaymaktadır. Böylelikle, bir Yaratıcının varlığını kabullenmemek için böyle bir açıklama yaparken, asıl kendisi çelişkili bir duruma düşmüştür. Zira, patlamayla birlikte ortaya çok büyük bir düzen çıkmışsa, o zaman "kontrolsüz patlama" fikrinin bir kenara atılması ve patlamanın olağanüstü bir biçimde kontrollü olduğunun kabul edilmesi gerekir.

Bu düzenlilik, Big Bang'den sonraki her aşamada geçerlidir. Big Bang'le birlikte ortaya çıkan madde, bugün "atomaltı parçacıklar" dediğimiz partiküllerdir. Ama bunlar—Hoyle'un ifade ettiği gibi "gizemli bir biçimde"—biraraya gelerek atomları oluşturmuşlardır, hem de evrenin her yerinde ve her parçasında. Büyük bir düzenlilik içinde oluşan bu atomlar evrenin belirli bölgelerinde yoğunlaşarak galaksileri oluşturmuşlardır. Bu galaksilerin içinde yıldızlar, yıldızların çevresinde ise yıldız sistemleri ve gezegenler meydana gelmiştir. Tüm bu dev gökcisimleri olağanüstü derecede düzenlidirler. Evrende yaklaşık 300 milyar galaksi olduğunu ve bunların her birinin içinde yaklaşık yine 300 milyar yıldız olduğunu düşünürsek, sözkonusu düzen ve dengenin ne kadar olağanüstü olduğunu da daha kolay anlayabiliriz.

Hassas Dengeler

Big Bang ardından evrende oluşan bu olağanüstü düzenliliğin bir başka yönü ise, "yaşamaya elverişli bir evren"in oluşmuş olmasıdır. Yaşama imkan tanıyacak bir gezegenin oluşabilmesi için gerçekleşmesi gereken şartlar o kadar fazladır ki, bunun rastlantısal bir oluşum olduğunu düşünmek imkansızdır.

Ünlü bir teorik fizik profesörü olan Paul Davies, sadece Big Bang sonrasındaki genişleme hızının ne kadar "hassas ayarlanmış" olduğunu hesaplamış ve inanılmaz bir sonuca ulaşmıştır. Davies'e göre, Big Bang'in ardından gerçekleşen genişleme hızı eğer milyar kere milyarda bir oranda (10-18) bile farklı olsaydı, hayata imkan sağlayacak bir yıldız tipi oluşamaz ve evrende canlılık ortaya çıkamazdı:

"Hesaplamalar, evrenin genişleme hızının çok kritik bir noktada seyrettiğini göstermektedir. Eğer evren biraz bile daha yavaş genişlese çekim gücü nedeniyle içine çökecek, biraz daha hızlı genişlese kozmik materyal tamamen dağılıp gidecekti. Bu iki felaket arasındaki dengenin ne kadar "iyi hesaplanmış" olduğu sorusunun cevabı çok ilginçtir. Eğer IS zamanında (patlama hızının belirli hale geldiği zamanda) patlama hızı gerçek hızından sadece 10-18 kadar bile farklılaşsaydı, bu gerekli dengeyi yoketmeye yetecekti. Dolayısıyla evrenin patlama hızı inanılmayacak kadar hassas bir kesinlikle belirlenmiştir. Bu nedenle Big Bang herhangi bir patlama değil, her yönüyle çok iyi hesaplanmış ve düzenlenmiş bir oluşumdur."(6)

Evrendeki bu muhteşem denge bilimsel bir dergide şöyle ifade edilir:

“Eğer evren maddemizin yoğunluğu, bir parça daha fazla olsaydı, o zaman Einstein’ın genel görecelik kuramına göre evren, atomik parçacıkların birbirini çekme kuvvetleri dolayısıyla bir türlü genişleyemeyecek ve tekrar küçülerek bir noktacığa dönüşecekti. Eğer yoğunluk başlangıçta bir parça daha az olsaydı, o zaman evren son hızla genişleyecek, fakat bu takdirde atomik parçacıklar birbirini çekip yakalayamayacak ve yıldızlarla galaksiler hiçbir zaman oluşamayacaktı. Doğaldır  ki bizde olmayacaktık! Yapılan hesaplara göre, evrenimizin başlangıçtaki gerçek yoğunluğu ile ötesinde oluşması imkanı bulunmayan kritik yoğunluğu arasındaki fark, yüzde birin bir kuvadrilyonundan azdır. Bu, bir kalemi sivri ucu üzerinde bir milyar yıl sonra da durabilecek biçimde yerleştirmeye benzer... Üstelik, evren genişledikçe, bu denge daha da hassaslaşmaktadır.”(7)

Stephen Hawking ise, Zamanın Kısa Tarihi isimli kitabında genişleme hızındaki dengeyi şöyle açıklar:

"Evrenin genişleme hızı o kadar kritik bir noktadadır ki, Big Bang'ten sonraki birinci saniyede bu oran eğer yüz bin milyon kere milyonda bir daha küçük olsaydı evren şimdiki durumuna gelmeden içine çökerdi."(8)

Paul Davies, bu çok ilginç durum karşısında şöyle söylemektedir:

"Çok küçük sayısal değişikliklere hassas olan evrenin şu andaki yapısının, çok dikkatli bir bilinç tarafından ortaya çıkarıldığına karşı çıkmak çok zordur... Doğanın en temel dengelerindeki hassas sayısal dengeler, kozmik bir tasarımın varlığını kabul etmek için oldukça güçlü bir delildir."(9)

Aynı gerçek karşısında Amerikalı Astronomi Profesörü George Greenstein de, The Symbiotic Universe adlı kitabında şöyle yazar:

"Kanıtları inceledikçe, ısrarla önemli bir gerçekle karşı karşıya geliriz. (Evrenin oluşumunda) bir doğa üstü akıl —ya da Akıl— devreye girmiş olmalıdır."(10)

Materyalizmin Sonu

Tüm bu gerçekler, bir 19. yüzyıl dogması olan materyalist felsefenin iddialarının 20. yüzyıl bilimi tarafından geçersiz kılındığının göstergeleridirler. Materyalizm, her şeyi maddeden ibaret saymakla, maddeyi ortaya çıkaran ve düzenleyen bir Yaratıcı'nın varlığını reddetmiş, ama şiddetle yanılmıştır. Modern bilim maddesel dünyada var olan büyük plan, tasarım ve düzeni ortaya çıkarmakta ve maddesel dünyaya hakim olan bir Yaratıcı'nın, yani Allah'ın varlığını ispatlamaktadır. Evrende karşılaştığımız bu tasarım, canlılar dünyasında da ortaya çıkmakta ve materyalizmin en büyük dayanağı sayılan Darwin'in evrim teorisi de bu nedenle çökmektedir.

Materyalizm asırlar boyunca pek çok insanı etkilemiş, hatta 19. yüzyılda "bilimsellik" maskesine bürünmüş olabilir. Ama görünen o ki, 21. yüzyılda bilime aykırı bir batıl inanış olarak tarihe geçecektir. İnsanlık dünyanın öküzün boynuzları üzerinde durduğu ya da düz olduğu gibi batıl inanışlardan kurtulmuştur, materyalizmden de kurtulacaktır.

1  S. Jaki, Cosmos and Creator, Regnery Gateway, Chicago, 1980, s. 54 
2 Stephen Hawking, Evreni Kucaklayan Karınca, Alkım Kitapçılık ve Yayıncılık, 1993, s. 62-63 
3  Henry Margenau, Roy Abraham Vargesse. Cosmos, Bios, Theos. (La Salle IL: Open Court Publishing, 1992) s. 241 
4 Stephen Hawking, Evreni Kucaklayan Karınca, Alkım Kitapçılık ve Yayıncılık, 1993, s. 143 
5 W. R. Bird. The Origin of Species Revisited. (Nashville: Thomas Nelson, 1991)  s. 462 
6  Ibid. s. 405-406 
7  Bilim ve Teknik, sayı 201, s. 16, (Science'tan tercüme) 
8  Stephen Hawking, A Brief History Of Time, Bantam Press, London: 1988, s. 121-125 
9 Paul Davies. God and the New Physics. (New York: Simon & Schuster, 1983) s. 189 
10Hugh Ross. The Creator and the Cosmos. (Colorado Springs, CO: Nav-Press, 1993) ss. 114-15 


Bölücü Terörün İdeolojik Temeli Darwinizm Çökmüştür...
Evren Yoktan Yaratıldı
Zamansızlık ve Kader Gerçeği
Göz ve Darwin
Fosiller Evrimi Reddediyor
Kuşların Hayali Evrimi ve Archaeopteryx Yanılgısı
Miller Deneyi Aldatmacası
Darwin Formülü
Bölücü Örgütün İdeolojisinin Sözde Bilimsel Dayanağı 
Savunma Sistemi

YAYINLAR

 
Ana Sayfa - Arkadaşına Gönder - E-mail - E-mail Listesine Kayıt