Fosil kayıtları, canlı türlerinin
yeryüzünde arkalarında hiçbir evrimsel süreç olmadan, aniden
ve kusursuz bir biçimde ortaya çıktıklarını göstermektedir.
Bilim ve Ütopya dergisinin Kasım
1998 tarihli nüshasında Ümit Sayın imzasıyla “Uçtu Uçtu
Dinozor Uçtu” başlıklı bir yazı yayınlandı.
Evrim Teorisi’nin en büyük
açmazlarından biri olan fosiller konusunun ele alındığı söz konusu
yazıda, fosil kayıtlarının evrim teorisini ispatlayan çok sayıda
"ara form" ile dolu olduğu iddia ediliyordu. Bu iddiaya delil
olarak da bazı canlı türlerinin fosilleri gösterilmişti. Oysa
sözkonusu fosillerin hiçbiri, az sonra inceleyeceğimiz gibi, birer
ara form değillerdi. Bilim ve Ütopya yazarı Ümit Sayın, sadece
kendisini ve kendisiyle aynı dogmatik dünya görüşünü paylaşan
okurlarını avutmaya çalışmıştı.
Hiçbir Zaman Yaşamamış Ara Formlar
Önce
"ara form" kavramının en anlama geldiğini belirtelim. Evrim Teorisi'ne
göre, bir canlı türünden diğerine geçiş milyonlarca yıl sürmüştür.
Ve eğer Evrim Teorisi'nin iddiası doğruysa bir tür diğerine evrimleşirken
çok sayıda "ara form" yaşamış olmalıdır. Örneğin eğer bir balık
türü gerçekten sudan karaya doğru evrimleştiyse, yavaş yavaş akciğer
sahibi haline gelmiş olmalıdır. Önce hiçbir işe yaramayan bir
akciğer boşluğu, sonra bu boşluğun içinde belli belirsiz bir doku,
sonra bu dokunun içinde oluşmaya yüz tutacak kesecikler, bu dokuya
atmosferle bağlantı sağlayacak bir nefes borusu gelişmelidir.
Evrim Teorisi, tüm bu organların
bir balık türünde tesadüfler sonucunda yavaş yavaş oluştuğunu,
bu türün milyonlarca yıl garip bir yaratık olarak yaşadığını ve
en son aşamada gerçek bir akciğer ortaya çıktığını iddia etmektedir.
Aynı şekilde solungaçlar da yine böyle bir kademeli süreçle kaybolmalıdır.
(Kaldı ki bir su canlısının karadan suya geçişi için gerekli değişiklikler,
solungaç-akciğer dönüşümünden çok daha fazladır.)
Eğer evrim yaşanmışsa, ara formlar,
sadece balıklar ile kara canlıları arasında değil, var olan yüzbinlerce
canlı türünün herbirini bir diğerine bağlayacak kadar çok olmalıdır.
Dahası milyonlarca yıl yaşamış olan bu ara formların sayısız fosil
örneği bulunmalıdır. Görünümü ve vücut fonksiyonları itibariyle
yarı balık-yarı sürüngen, yarı kuş-yarı sürüngen garip yaratıkların
dünyanın dört bir yanında sürdürülen paleontolojik kazıda mutlaka
ele geçmesi lazımdır.
Oysa teorinin eskiden yaşadıklarını
iddia ettiği ara formlara ait hiçbir iz, hiçbir fosil bulunmadığı
gibi, bugün yaşayan canlılar içinde de ara form özelliği taşıyan
tek bir tür canlı bile mevcut değildir. Evrimcilerin iddia ettiği
yarım, tam gelişmemiş yaratıklar hiçbir zaman yaşamamıştır. Daha
önce yaşamış ve bugün yaşayan tüm türler her yönleriyle mükemmeldir
ve fosil kayıtlarında bir anda belirmişlerdir.
Ünlü İngiliz paleontolog
Derek W. Ager, bir evrimci olmasına karşın bu gerçeği şöyle itiraf
etmektedir:
"Sorunumuz şudur: Fosil
kayıtlarını detaylı olarak incelediğimizde, türler ya da sınıflar
seviyesinde olsun, sürekli olarak aynı gerçekle karşılarız; kademeli
evrimle gelişen değil, aniden yeryüzünde oluşan gruplar görürüz."
(Derek A. Ager, The Nature of the Fossil Record, Proceedings of
the British Geological Association, cilt 87, s.133)
Paleontolojinin ortaya koyduğu bu gerçek,
bütün hayali evrim senaryosunu yıkmaktadır.
Evrimcilerin kimi çareyi mevcut yaşayan türlerden
birbirine benzeyenleri bulup birini diğerinin atası ilan etmekte,
kimi de Bilim ve Ütopya yazarı gibi laf kalabalığı yapıp Latince
deyimlerle göz boyamaya çalışmakta bulmaktadır.
Oysa az önce de belirttiğimiz
gibi, fosil kayıtları, canlı türlerinin yeryüzünde arkalarında
hiçbir evrimsel süreç olmadan, aniden ve kusursuz bir biçimde
ortaya çıktıklarını gösterir. Yeryüzünün fosil barındıran en eski
katmanlarından bugüne doğru ilerlediğimizde, sürekli olarak, hiçbir
evrimsel ataya sahip olmadan, bir anda ortaya çıkan türler görürüz.
Omurgasızların Kökeni
Kompleks canlı yaratıkların
fosillerine rastlanılan en derin yeryüzü tabakası, 530-520 milyon
yıl yaşında olduğu hesaplanan “kambriyen” tabakadır.
Kambriyen devrine ait tabakalarda bulunan canlılar, hiçbir ataları
olmaksızın birdenbire fosil kayıtlarında belirirler. Kambriyen
kayalıklarında bulunan fosiller, salyangozlar, trilobitler,
süngerler, solucanlar, denizanaları, deniz kirpileri, yüzücü
kabuklular, deniz zambakları ve diğer kompleks omurgasızlara
aittir. Bu kompleks omurgasızlar kendilerinden önce yeryüzündeki
yegane canlılar olan tek hücreli organizmalarla aralarında hiçbir
bağlantı ya da geçiş formu bulunmadan birdenbire ve eksiksiz
bir biçimde ortaya çıkmışlardır.
Canlılığın nasıl olup da böyle
birdenbire birbirlerinden çok farklı omurgasız türleriyle dolup
taştığı, hiçbir ortak ataya sahip olmayan ayrı türlerdeki canlıların
nasıl ortaya çıktığı, evrimcilerin asla cevaplayamadıkları bir
sorudur. Evrimci düşüncenin dünya çapındaki en önde gelen savunucularından
İngiliz biyolog Richard Dawkins, bu gerçek karşısında “(Kambriyen
canlıları), ilk olarak ortaya çıktıkları halleriyle, oldukça
evrimleşmiş bir şekildedirler. Sanki hiçbir evrim tarihine sahip
olmadan, o halde, orada meydana gelmiş gibidirler” der.
(Richard Dawkins, “The Blind Watchmaker”, London:
W. W. Norton 1986, s. 229)
Dawkins’in de kabul ettiği
gibi, Kambriyen patlaması yaratılışın çok güçlü bir delilidir.
Çünkü canlıların hiçbir evrimsel ataları olmadan aniden ortaya
çıkmalarının tek açıklaması yaratılıştır. Ünlü evrimci biyolog
Douglas Futuyma da, “canlılar dünya üzerinde ya tamamen
mükemmel ve eksiksiz bir biçimde ortaya çıkmışlardır ya da kendilerinden
önce var olan bazı canlı türlerinden evrimleşerek meydana gelmişlerdir.
Eğer eksiksiz ve mükemmel bir biçimde ortaya çıkmışlarsa, o halde
üstün bir akıl tarafından yaratılmış olmaları gerekir” diyerek
bu gerçeği kabul eder. (Douglas J. Futuyma. Science on Trial,
New York, Pantheon Book, 1983. s. 197)
Omurgasızlardan Balıklara Geçiş
Formu Yoktur
Sert kısımları vücutlarının
dışında yer alan bu omurgasız canlılar ile, sert kısımları yani
iskeletleri vücutlarının içinde yer alan balıklar arasında çok
büyük bir anatomik fark vardır. Ama evrimciler bu omurgasızların
balıklara dönüştüğünü öne sürerler. Oysa bu dönüşümü gösterecek
ise hiçbir fosil yoktur. Bu nedenle Evrimci paleontolog Gerald
T. Todd, “Kemikli Balıkların Evrimi” başlıklı bir
makalesinde bu gerçek karşısında şu çaresiz soruları sıralar:
“Kemikli balıkların
her üç sınıfı da, fosil tabakalarında aynı anda ve aniden ortaya
çıkarlar... Peki ama bunların kökenleri nedir? Bu denli farklı
ve kompleks yaratıkların ortaya çıkmasını ne sağlamıştır? Ve neden
kendilerine evrimsel bir ata oluşturabilecek canlıların izlerinden
eser yoktur?” (Gerald T. Todd, “Evolution of the Lung
and the Origin of Bony Fishes: A Casual Relationship”, American
Zoologist, vol. 26, no. 4, 1980, s. 757)
Balıklardan Amfibiyenlere Geçiş
Formu Yoktur
Bilim
ve Ütopya dergisinin yazarı, tüm klasik evrimciler gibi,
balıkların zamanla amfibiyenlere (kurbağa gibi hem karada hem
suda yaşayan canlılar) dönüştüğünü iddia etmektedir. Bu dönüşümün
başlangıcına da Rhipidistian ve Coelacanth sınıflarına ait balıkları
koymaktadır.
Rhipidistian ve Coelacanth; Crossopterygian
takımına ait balıklardır. Normal balıklardan hiçbir farkları bulunmayan
bu canlıların evrimcileri umutlandıran tek özellikleri, yüzgeçlerinin
diğer balıklara göre daha etli oluşudur. Evrimciler, bu etli yüzgeçlerin
daha sonra sürüngenlerin ayaklarına dönüştüğüne inanmaktadırlar.
Daha doğrusu, bir dönem inanıyorlardı.
Rhipidistian ve Coelacanth’ın
ara form zannedildiği dönemde, evrimciler, Coelacanth’ın
akciğerinin bulunduğunu dahi iddia etmişlerdir. Bu iddia pek çok
evrimci kaynakta anlatılmış, hatta Coelacanth’ı denizden
karaya çıkarken gösteren çizimler bile yayınlanmıştır. Coelacanth’ların
soyunun tükendiğini, ürettikleri iddiaların hiçbir zaman yalanlanamayacağını
zanneden evrimciler, Coelacanth’la ilgili sayısız senaryolar
üretmişlerdir.
Evrimcilerin tüm bu iddialarının geçersiz olduğu
ise 1938 senesinde ortaya çıkmıştır. 70 milyon yıl önce soyu tükendiği
sanılan Coelacanth sınıfına ait Latimeria türünün canlı bir örneği
1938 yılında Hint Okyanusu’nda yakalanmıştır.
410 milyon yıllık Coelacanth
fosili. Evrimciler bu canlının fosiline dayanarak, bunun sudan
karaya geçişteki ara geçiş formu olduğunu söylüyorlardı. Ancak
ilki 1938 yılında olmak üzere bu balığın canlı örneklerinin
defalarca yakalanması, evrimcilerin hayali spekülasyonlarda ne
kadar ileri gidebileceklerini gösterdi.
Yakalanan canlının anatomisi incelendiğinde varılan
sonuçlar evrimciler için hayalkırıklığı olmuştur. İncelemelerde
Coelacanth’ın, kara canlılarıyla hiçbir ilgisi olmayan gerçek
bir balık olduğu, hatta derin sularda yaşadığı anlaşılmıştır.
Evrimcilerin ilkel akciğer olduğunu düşündükleri yapının ise balığın
vücudunda bulunan bir yağ kesesinden başka bir şey olmadığı ortaya
çıkmıştır. (Jacques Millot, “The Coelacanth”, The
Scientific American, Aralık 1955, sayı 193, s.39)
Bu tarihten sonra çeşitli yıllarda
Coelacanth’ların 40’dan fazla örneği daha yakalanmıştır.
Sonuçta, evrimcilerin büyük bel bağladıkları Coelacanth literatürden
çıkarılmıştır. Ne var ki Bilim ve Ütopya dergisinin yazarı,
1938’de terkedilen akciğer masallarını anlatmıştır. Üstelik,
Coelacanth balıkları için “sudan çıktığı zaman kısa süre
yaşayabilir, oksijen soluyabilir” gibi talihsiz bir ifadede
bulunmuştur. Oysaki oksijen soluma, Rhipidistian sınıfı balıklar
hakkında iddia edilen bir özelliktir. Coelacanth’ların bu
özelliği yoktur. Denizlerin en derin sularında yaşayan bir dip
balığı olan Coelacanth’ların oksijen soluduğu gibi gülünç
bir iddia, Coelacanth’larla ilgili türlü masalların yazıldığı
1920’lerde bile ortaya atılmamıştır.
Coelacanth’ların ara form
olmadığı anlaşılınca, evrimciler, Rhipidistian takımının bir üyesi
olan Eusthenopteronları sudan karaya geçişe delil olan ara form
olarak öne sürmüşlerdir.
Ancak, Eusthenopteronlar ile
amfibiyenler (örneğin kuyruklu su kurbağası) arasındaki anatomik
karşılaştırmalar, bunların aralarında çok derin farklılıklar olduğunu
göstermiştir.
Eusthenopteron normal bir balıktır
ve kuyruklu su kurbağasına hiçbir açıdan benzememektedir. Evrimci
Maria Genevieve Lavanant, Eusthenopteron’un bu özelliğini
şöyle ifade etmektedir:
“Yakın bir geçmişte
tartışma yeniden açıldı. Yüzgeçlerin daha ayrıntılı incelenmesi,
Eusthenopteron’un yüzgeçlerinin bütün balıklarda bulunan
yüzgecin bir benzeri olduğunu ortaya koydu.” (Maria Genevieve
Lavanant, Bilim ve Teknik, sayı: 197, s.22, Nisan 1984)
Tam bir
balık olan Eusthenopteron ile amfibiyenler arasında bir geçiş
olabileceğini gösterecek herhangi bir ara form mevcut değildir.
Evrim Teorisi’nin, diğer bölümleri gibi, büyük bir boşluktan
ibarettir.
Sonuç olarak,
Rhipidistian’lar da Coelacanth’lar da tam birer balıktır.
Bunlara yarı-amfibiyen demeyi gerektirecek tek bir özellikleri
dahi mevcut değildir. Dolayısıyla balıklar ile amfibiyenleri birbirine
bağlayacak hiçbir ara form bulunmamaktadır. Nitekim Evrimci Barbara
J. Stahl, “Vertebrate History” adlı kitabında şöyle
yazmaktadır:
“Bilinen balık
türlerinin hiçbiri, karada yaşayan dört ayaklıların atası olarak
belirlenememektedir. Bu balık türlerinin çoğu amfibiyenlerin
ortaya çıkmasından sonra yaşamışlardır. Amfibiyenlerden önce
gelen balıkların, dört ayaklılarda bulunan eklem ve omurgaların
herhangi birisini geliştirdiklerine dair ise hiçbir delil yoktur.”
(Barbara J. Stahl, Vertebrate History: Problems in Evolution,
s.148, 1985)
Rhipidistian’la Coelacanth’ı
birbirine karıştıran, Coelacanth’ı oksijen soluyan akciğerli
bir balık sanan Bilim ve Ütopya yazarı gibi amatör evrimciler
dışında, hiç kimse balıkların evrimleşerek amfibiyenlere dönüştüğüne
dair bir delil olduğunu iddia etmemektedir.
 |
1938'de yakalanan
ilk canlı Coelecanth'ın önünde poz veren balıkçılar. |
| Bir derin su balığı
olduğu anlaşılan Coelecanth'ın canlı bir örneği. |
 |
Amfibiyenlerden
Sürüngenlere Geçiş Formu Yoktur
Bilim
ve Ütopya dergisinin yazarı Ümit Sayın, Seymouria isimli
canlı türünün ise sürüngenlerin atası olduğunu iddia etmiştir.
Seymouria, ilk olarak 1939 yılında Teksas’ın Seymour bölgesinde
bulunan ve son olarak da 1993 yılında Almanya’da iki örneği
bulunan bir amfibiyendir. Bilim ve Ütopya dergisinin yazarının
bu canlının sürüngenlerin atası olduğu yönündeki iddiası ise mesnetsizdir.
Her şeyden önce, Seymouria’nın yeryüzünde ilk kez ortaya
çıkışından 50 milyon yıl önce yaşamış gerçek sürüngenler bulunmaktadır.
En
eski Seymouria fosilleri, Alt Permiyen tabakasına, yani günümüzden
280 milyon yıl öncesine aittir. Oysa Hylonomus ve Paleothyris
isimli sürüngen türleri, Alt Pensilvanyen tabakalarında bulunmuşlardır
ki bu tabakalar 330-315 milyon yıl öncesine aittir. (Barbara J.
Stahl, Vertebrate History: Problems in Evolution, s.148, 1985)
Seymouria’dan
50 milyon yıl önce gerçek sürüngenler bulunduğuna göre Seymouria
sürüngenlerin atası olamaz. Nitekim Britannica Ansiklopedisi’nin
“Seymouria” maddesinde bile Seymouria’nın sürüngenlerden
çok sonra ortaya çıktığı açıkça ifade edilmektedir.
Ayrıca Seymouria’nın
pulları bulunmamaktadır. Oysaki tüm sürüngenlerin ortak karakteristik
özellikleri tüm derilerini kaplayan pullardır. Seymouria’nın
pullarının bulunmaması, derisinin diğer bütün amfibiyenler gibi
düz olması, bu canlının tam bir amfibiyen olduğunun kesin delilidir.
Bu tartışılmaz
gerçek karşısında evrimciler, amfibiyenler ile sürüngenler arasında
hiçbir ara form olmadığını itiraf etmek zorunda kalmışlardır.
Nitekim paleontolog Lewis L. Carroll, “Sürüngenlerin Kökeni
Sorunu” başlıklı bir makalesinde şöyle yazmaktadır:
“Ne yazık ki
sürüngenlerin ortaya çıkışı öncesinde var olan tek bir sürüngen
atası örneği yoktur. Bu ara formların olmayışı, amfibiyen-sürüngen
geçişi hakkındaki çoğu problemi çözümsüz bırakmaktadır.”
(Lewis L. Carroll, “Problems of the Origin of Reptiles”,
Biological Reviews of the Cambridge Philosophical Society, cilt
44, s.393)
Elbette, Bilim ve
Ütopya dergisinin yazarının amacı gerçekleri ortaya çıkarmak
değil de Marksist ideolojinin temeli olan Evrim Teorisi’ni
propagandalarla ayakta tutmaya çalışmak olduğu için, bunlardan
hiç bahsetmemekte, elindeki bir kaç makalede yer alan terkedilmiş
iddiaları sanki hala geçerliymiş gibi ortaya atmaktadır. Böyle
olunca da “gerçekdışı iddialarla okuyucusunu aldatan kişi”
durumuna düşmesi kaçınılmaz olmaktadır.
Sürüngenlerden Memelilere Geçiş
Yoktur
Evrimciler,
sürüngenlerin, kuşlara ve memelilere dönüştüğünü iddia etmektedirler.
Kuşlara geçişe delil olarak gösterdikleri Archaeopteryx’i
yukarıda ele almıştık. Sürüngen-memeli bağlantısı ise, hem anatomik
açıdan hem de fosiller yönünden bir masaldan başka bir şey değildir.
Sürüngenlerle
memeliler arasındaki uçurumun örneklerinden biri, sürüngenlerin
ve memelilerin çene yapılarıdır. Memelilerde alt çenede tek bir
kemik vardır ve tüm dişler bu kemiğin üzerine oturmaktadır. Sürüngenlerde
ise alt çenenin her iki yanında üçer tane küçük kemik bulunmaktadır.
Bir başka temel
farklılık da kulaklarda bulunmaktadır. Tüm memelilerin orta kulaklarında
üç tane kemik (örs, üzengi ve çekiç kemikleri) bulunmasına karşılık
tüm sürüngenlerde orta kulakta tek bir kemik yer almaktadır.
Evrimciler, sürüngen
çenesinin ve sürüngen kulağının aşamalı olarak memeli çenesi ve
memeli kulağına dönüştüğünü iddia etmektedirler. Bunun nasıl gerçekleştiği
sorusu ise her zaman olduğu gibi cevapsızdır. Özellikle tek kemikten
oluşan bir kulağın üç kemikli hale nasıl dönüştüğü ve işitme duyusunun
bu dönüşüm sırasında nasıl devam ettiği, asla cevaplanamayan bir
sorudur. Yumurtlayarak üreyen, vücutları pullarla kaplı ve soğukkanlı
canlılar olan sürüngenlerin, doğurarak üreyen, vücutları tüyle
kaplı ve sıcakkanlı canlılar olan memelilere nasıl “tesadüflerle”
dönüştüğü sorularının hiçbir cevabı yoktur.
Bilim ve Ütopya’da
“ara form” olarak sözü edilen Cynognatus ise tam bir
sürüngendir ve sürüngen-memeli uçurumunu kapatacak hiçbir fosil
de yoktur.
Memeliler, hiçbir
“yarı sürüngen” ataları olmadan, yeryüzünde bir anda
ortaya çıkmışlardır. Evrimci paleontolog Roger Lewin, evrimin
bu açmazını “ilk memeliye nasıl bir evrimsel geçiş olduğu,
hala büyük bir sırdır” sözleriyle ifade etmektedir. (Roger
Lewin, “Bones of Mammels”, Science, cilt 212, s.1492,
26 Haziran 1981)
20. yüzyılın
en büyük evrim otoritelerinden ve Neo-Darwinist teorinin kurucularından
biri olan George Gaylord Simpson ise şunları söylemektedir:
“Dünya üzerindeki
yaşamın en kafa karıştırıcı olayı, Mesozoic Çağı’nın,
yani sürüngenler devrinin, memeliler devrine aniden değişmesidir.
Sanki bütün başrol oyunculuğunun çok sayıda ve türdeki sürüngenler
tarafından üstlenildiği bir oyunun perdesi bir anda indirilmiştir.
Perde yeniden açıldığında ise, bu kez başrolünde memelilerin
yer aldığı ve sürüngenlerin bir kenara itildiği yepyeni bir
devir başlamıştır. Ortaya çıkan memelilerin bir önceki devire
ait izleri ise yok gibidir.” (George Gaylord Simpson,
Life Before Man, s.42, 1972)
Kısacası fosil kayıtları
Evrim Teorisi’ni hiçbir şekilde desteklememekte, aksine
yalanlamaktadır. Bu nedenledir ki evrimci biyolog Mark Ridley,
ünlü evrimci bilim dergisi New Scientist’teki bir makalesinde,
“hiçbir gerçek evrimci, ister kademeli ister sıçramalı evrim
modelini savunsun, fosil kayıtlarını yaratılış fikrine karşı evrimi
destekleyen bir delil olarak kullanmaz” diye yazmaktadır.
(Who Doubts Evolution?”, New Scientist, cilt 90, sf.831,
25 Haziran 1981)
Böyle bir acemiliğe kalkışmak ise,
kendi savundukları teoriden bile habersiz olan “eski tüfek”
yerli evrimcilere düşmektedir.
Bölücü Terörün
İdeolojik Temeli Darwinizm Çökmüştür...
Evren Yoktan Yaratıldı
Zamansızlık ve Kader Gerçeği
Göz ve Darwin
Fosiller Evrimi Reddediyor
Kuşların Hayali Evrimi ve Archaeopteryx Yanılgısı
Miller Deneyi Aldatmacası
Darwin Formülü
Bölücü Örgütün İdeolojisinin Sözde
Bilimsel Dayanağı
Savunma Sistemi
YAYINLAR