EVRENDEKİ HASSAS DENGELER

YAŞADIĞIMIZ GEZEGEN

Evren, sonsuz bir güç ve akıl sahibi olan Allah’ın eseridir ve Allah, üzerinde yasadığımız dünyayı da canlı hayatı için çok özel bir biçimde düzenlemiştir.
 
Materyalist felsefe, evrendeki düzen ve denge karşısında tek bir açıklama öne sürer: Tesadüf... Bu iddiaya göre tüm evren tesadüflerle şekil almıştır.

Oysa evreni biraz incelediğimizde bile, bu  iddianın tamamen gerçek dışı olduğunu görürüz. Çünkü tesadüfler ortaya sadece karmaşa çıkarır, fakat evrende karmaşa değil düzen vardır. Bu düzen de bize, evreni yoktan var etmiş ve sonra da şekillendirmiş olan Allah’ın varlığını ve sonsuz gücünü ispatlar.

Evreni incelemeye kalktığımızda sayısız düzen örnekleriyle karşılaşırız. Bu sayımızda bu örneklerin sadece birini, üzerinde yaşadığımız dünyayı ele alacağız.

İlerleyen satırlarda göreceğiz ki, üzerinde yaşadığımız dünya sahip olduğu tüm özelliklerle, canlılığın sürdürülebilmesine uygun olacak şekilde son derece hassas dengeler üzerinde yaratılmıştır.

 
O, sizin için yeryüzünü bir döşek, gökyüzünü bir bina kıldı. Ve gökten yağmur indirerek bununla sizin için ürünlerden rızık çıkardı. Öyleyse bile bile Allah’a eşler koşmayın.       
 
BAKARA SURESİ, 22

GÜNEŞE UZAKLIK

Dünya yüzeyindeki ısı canlılık için en uygun sınırlar içindedir. Bu ısı birçok faktöre bağlıdır. Bunların arasında en dikkate değer faktör ise gezegenimizin güneşe olan uzaklığıdır.

Dünya ile Güneş arasındaki mesafeyi ele alalım. Dünyamız eğer güneşe şimdikinden biraz daha yakın olsaydı, artan sıcaklık sebebiyle buzullar erirdi. Buzulların azalmasıyla dünyamızın güneş ışınlarını yansıtma gücü de azalacak ve böylece daha fazla güneş ışığı emilecekti. Buzulların erimesi deniz seviyesinin yükselmesine sebep olacak, birçok şehir sular altında kalacak, okyanuslar genişleyecekti. Deniz yüzeyi güneş ışığını kara yüzeyinden daha fazla emdiği için dünyanın ısısı artacaktı. Bütün bunların yanında, okyanusların ısısının artmasıyla buralarda çözünen karbondioksit, ısı yüzünden çok fazla buharlaşan deniz suyuyla birlikte atmosfere karışacaktı. Karbondioksidin ve buharlaşmış deniz suyunun artması ise yine ısının önemli derecede artmasına sebep olacaktı.

Bu olaylardan herbiri dünyanın ısısını canlıların ihtiyaç duyduğu sınırların çok üstüne yükselterek hayatın yokolmasına sebebiyet verir. Öte yandan zaten karaların sular altında kalması veya atmosferdeki karbondioksidin artışı da başlıbaşına öldürücü etkiye sahiptir.

Peki dünyamız güneşe biraz daha uzak olsaydı ne olurdu? Bu durumda bir önceki durumların tam tersi gerçekleşirdi. Dünyamızda daha fazla buzul olurdu, böylece dünyamızın yansıtma derecesi de artacaktı. Dünya üzerindeki okyanuslar azalacak ve böylece denizlerin emdiği güneşin ısısı da azalacaktı. Okyanuslar daha soğuk olacağı için buharlaşan su da azalacaktı. Atmosferdeki karbondioksidin daha fazlası soğuk denizde çözülecekti. Havadaki karbondioksit oranının biraz azalması bile, bu gazın yarattığı “sera etkisi”ni azaltacak, dünya, üzerinde canlıların yaşayamayacağı kadar soğuk bir gezegen olacaktı.

Bütün bunlar, dünyamızın güneşe olan uzaklığının dünyadaki hayatı sürdürmek için olabilecek en uygun uzaklık olduğunu gösterir. Bir başka deyişle dünyamız, tam olması gereken konumda, hassas bir denge üzerindedir.

EĞİM VE YÖRÜNGE

Dünyanın ekseni yörüngesine 23 derecelik bir açıyla eğim yapar. Mevsimler bu eğim sayesinde oluşur. Mayıs, Haziran, Temmuz aylarında kuzey yarımküre güneşe doğru döner, bunun sonucunda bu yarımkürede sıcaklık artar ve yaz mevsimi oluşur. Kasım, Aralık, Ocak aylarında ise kuzey yarımküre ters pozisyona geçtiğinden kış mevsimi oluşmuş olur.

Acaba dünyanın ekseni yörüngesine dik olsaydı ne olurdu? Bunun en doğal sonucu mevsimlerin ortaya çıkmaması, ve dünyanın her yerindeki sıcaklığın yılın her döneminde aynı kalması olurdu. Ekvator bölgesi inanılmayacak derecede sıcaklaşır ve kutup bölgeleri de aşırı soğuk yaşardı. Bazı bölgeler çok nemli olurken, bazı yerler de aşırı kuru olurdu. Sadece orta enlemler insan yaşamı ve tarım için uygunluk gösterebilirdi. Şu anki ekilebilir arazilerin ancak yarısı kullanılabilirdi.

Peki bu eğim, şimdiki değerinden daha fazla olsaydı ne olurdu? Bu kez de mevsimler arasındaki sıcaklık farkı aşırı boyutlara ulaşırdı. Orta enlemlerde bile dayanılmaz sıcaklıkta yazlar ve aşırı soğuk kışlar yaşanırdı. Avrupa’nın büyük bir bölümü ve Kuzey Amerika’da kışın karanlıkta kalma süresi yazın da gündüz süresi uzardı. Dolayısıyla dünyanın birçok bölgesinde yaşamak neredeyse imkansız olurdu.

ATMOSFER

Dünyanın atmosferinde dört temel gaz bulunur. Bunlar azot (%78), oksijen (%21), argon (%1’den az) ve karbondioksittir (%0.03). Atmosferde bulunan gazlar “reaksiyona giren” ve “reaksiyona girmeyen” olarak iki ana sınıfa ayrılırlar. Reaksiyona giren gazları incelediğimizde bunların yaptıkları reaksiyonların hayat için vazgeçilmez olduğunu, diğer gazların ise reaksiyona girmeleri durumunda canlılığı yokedecek bileşikler oluşturduklarını saptayabiliriz. Örneğin Argon ve Azot pasif gazlardır, bunlar çok çok az kimyasal reaksiyona dahil olabilirler. Ancak bunlar örneğin oksijen gibi kolaylıkla reaksiyona girebilselerdi, okyanuslar nitrik asit haline gelirlerdi.

Öte yandan oksijen diğer atomlarla, organik bileşiklerle ve hatta kayalarla bile reaksiyona girer. Bu reaksiyonlar su gibi, karbondioksit gibi hayatın varlığı için en temel molekülleri oluştururlar.

Gazların reaksiyona girme-girmeme özelliklerinin yanısıra, mevcut oranları da canlı hayatı için son derece kritiktir.

Örneğin oksijeni ele alalım. Oksijen atmosferimizde en yoğun bulunan reaktif gazdır. Atmosferimizdeki bu bol oksijen bizi diğer gezegenlerden de ayıran bir özelliktir, çünkü Güneş sistemindeki diğer gezegenlerde oksijenin zerresine bile rastlanmamıştır.

Atmosferde şimdikinden daha fazla oksijen olsaydı, yanma reaksiyonları daha süratli olarak gerçekleşecek, kayalar ve metaller çok daha çabuk aşınacaktı. Bu yüzden yeryüzü hızla aşınıp eriyecek ve canlı yaşam için büyük bir tehdit olacaktı. Eğer biraz daha az oksijenimiz olsaydı, solunum zorlaşacak, daha az ozon gazı üretilecekti. Ozon miktarındaki değişmeler de canlılık için öldürücü olacaktı. Şimdikinden daha az ozon, güneşin morötesi ışınlarının dünyaya daha şiddetli ulaşmasına ve canlıların yokolmasına sebebiyet verecekti. Şimdikinden daha fazla ozon ise güneş ısısının dünyaya ulaşmasını engelleyeceğinden öldürücü etkiye sahip olurdu.

Karbondioksit de benzeri hassas dengelere sahiptir. Bitkiler bu gaz sayesinde güneşin radyasyonunu alır, onu suyla karıştırır, bunun sonucunda da kayaları eriten bikarbonatı oluşturur ve onu okyanuslara bırakırlar. Yine bu gazı ayrıştırarak oksijeni atmosfere geri verirler. Canlıların vazgeçilmez ihtiyacı olan oksijen bu sayede atmosfere sürekli olarak verilir. Öte yandan yine bu gaz sayesinde dünya bir “sera etkisi” yaşayarak şimdiki ısısını muhafaza eder. Bu ısı bu sayede uzaya kaçmaktan kurtulur.

Eğer daha az karbondioksit olsaydı, karadaki ve denizdeki bitkilerin miktarı azalacaktı, böylece hayvanlar için daha az besin üretilmiş olacaktı. Okyanuslarda ise daha az bikarbonat olacak, bunun sonucunda da asit oranı artacaktı. İklim soğuyacaktı çünkü atmosferin ısıya karşı olan şeffaflığı artacaktı. Atmosferdeki karbondioksitin artması ise kıtaların kimyasal olarak aşınmasını hızlandıracak, okyanuslarda aşırı miktarda bikarbonat oluşacak ve bunun sonucunda da yaşam için zararlı alkali bir ortam oluşacaktı. Öte yandan sera etkisi artacağından dünyanın yüzey ısısı yükselecek ve hayat yok olacaktı.

Bu saydığımız özelliklerin dışında daha sayılabilecek yüzlerce madde çıkarabiliriz. Ancak buraya kadar değindiklerimiz bile, bizlere kesin bir gerçeği göstermektedir. Dünya, mevcut sistemleriyle tam olarak canlıların varolmaları ve varlıklarını devam ettirebilmeleri amacıyla özel olarak inşa edilmiştir. Tesadüflerin değil, tamamen bilinçli bir düzenlemenin ürünüdür.

OKYANUSLAR

Su, uzayda gerçekten çok nadir rastlanan bir bileşimdir. Sıvı halindeki su güneş sisteminde sadece bizim gezegenimizde vardır. Üstelik bu gezegenin % 70’lik bölümü de sularla kaplıdır. Milyonlarca çeşit canlı bu ortamda hayatlarını sürdürür, buralardaki buharlaşma sayesinde bulutlar ve yağmurlar oluşur.

Suyun çözücü özelliği sayesinde yaşam için gerekli olan besinler çözünür ve canlılar tarafından kullanılabilecek hale gelir. Suyun şeffaflığı sayesinde su yosunları okyanus yüzeyinin altında fotosentez yapabilirler, bu sayede deniz canlılarının ihtiyacı olan besinler aralıksız üretilir. Su, donduğu zaman genişleyen çok az maddeden biridir, onun bu özelliği sayesindedir ki okyanuslar ve göller alttan yukarıya doğru donmaz.

Suyun en dikkat çekici özelliklerinden biri ise ısıyı çekme ve onu tutabilme kapasitesidir. Okyanuslar güneş ışınlarını karadan daha az yansıtır, böylece karalardan daha fazla güneş enerjisi alır, ama bu ısıyı kendi içinde karalara göre daha dengeli biçimde dağıtır. Bu sayede okyanuslar daha sıcak olan ekvator bölgelerini serinleterek aşırı sıcak olmalarını, kutup bölgelerinin soğuk sularını da ısıtarak aşırı soğuk olmalarını ve bunun sonucunda da tamamen donmalarını engeller.

Okyanusların bundan başka  pek çok faydası bulunmaktadır.

Örneğin fosil yağlarının yanmasıyla oluşan karbondioksidin atmosfere eklenmesi yine okyanuslar sayesinde engellenir. Çünkü ortaya çıkan karbondioksidin büyük bölümü okyanuslar tarafından emilmektedir.

Başka hiçbir gezegende böyle sürekli dönüşüm halinde bir sıvı su kütlesi yoktur. Sıvı suyun kimyasal ve fiziksel özellikleri yaşamın devam etmesi için kesin gerekli olan şeylerdir.

DÖNÜŞHIZI

Dünyanın kendi etrafında 24 saatte dönmesi günleri meydana getirir. Eğer dünya kendi ekseni etrafında daha yavaş dönseydi, gün uzunluğu, dolayısıyla sıcaklık aşırı derecede artacaktı. Gece sıcaklıkları da çok daha aşağı seviyelere düşecekti. Güneş sistemindeki diğer gezegenleri gözlemlediğimizde bunların da gündüz ve geceyi yaşadıklarını görürüz. Ancak zaman farkları dünyanınkinden kat kat daha uzundur; gündüzleri sıcaklık aşırı derecelere yükselirken, geceleri de aşırı bir düşüş görülür. Dünya ise bu gezegenlerden çok daha hızlı döndüğü için, çok dengeli bir gece-gündüz çevrimine sahiptir.

Ancak eğer dünyanın ekseni etrafındaki dönüş hızı daha fazla olsaydı, bu kez de atmosferdeki rüzgar hareketleri çok daha şiddetli gerçekleşirdi. Ölümcül kasırgalar sürekli ve yaygın olarak yaşanırdı.

Tüm bu dengeler, dünyanın kendi ekseni etrafındaki dönüşünün canlılar için en uygun hızda olduğunu göstermektedir.


Hayatın Gerçek Kökeni: Yaratılış 
Anne Sütü Mucizesi
140 Yıldır Değişmeyen Formül: Darwinizm=Ateizm

Evrimin En Büyük Açmazı: Canlı Hücresi

Mucize Kelebek: Monark

Yaşadığımız Gezegen
Fosil Kayıtlarındaki Yaratılış Delili: Kambriyen Patlaması 

Aydınlık Ekibi Gerçekleri Görmemekte Daha Ne Kadar Direnecek?

Avcı Bitki: Venüs
Arı Taklidi Yapan Orkide
YAYINLAR

 
Ana Sayfa - Arkadaşına Gönder - E-mail - E-mail Listesine Kayıt