Kıbrıs, (Sicilya ve Sardunya'dan sonra) Akdeniz'in üçüncü büyük
adası konumunda ve Türkiye sahillerine sadece 70 kilometre uzaklıktadır.
Adanın en uç noktaları arasındaki mesafe, kuzeydoğudan batıya
yaklaşık 220 km, kuzeyden güneye ise yaklaşık 90 kilometredir.
800 kilometreye yakın kıyı şeridi kendine özgü girinti ve çıkıntılara
sahiptir. Kıbrıs birçok açıdan Güney Anadolu'ya benzer, Anadolu'nun
karakteristik özelliklerini taşır. Doğal kaynaklar, iklim, yeryüzü
şekilleri ve bitki örtüsü itibariyle Kıbrıs adası, Güney Anadolu'nun
küçük bir kopyasıdır.
Kıbrıs tarih boyunca stratejik öneme haiz bir nokta
olmuştur. Bunun başlıca nedeni ise, adanın Doğu Akdeniz ve Mısır
ticaret yolları üzerinde yer almasıdır. Diğer bir ifadeyle, coğrafi
konumu, Kıbrıs'a büyük önem kazandırmıştır.
Tarihi araştırmalar adada ilk yerleşimin M.Ö. 4000'lerde
gerçekleştiğini, adanın ilk sakinlerinin ise Anadolu'dan geldiğini
ortaya koymaktadır. M.Ö. 1500'lerden M.S. 1571'e kadar Mısır,
Hitit, Fenike, Asur, Pers, Makedonya, Roma İmparatorluğu, Bizans,
Müslüman devletler, Latin krallıklar ve Venedik'in hakimiyeti
altında kalmıştır. Bazı ticaret, sefer ve göç yollarının üzerinde
yer alması nedeniyle, Kıbrıs, yüzyıllarca birçok devletin ilgisini
üzerine çekmiştir.
Osmanlı Hakimiyetinde Kıbrıs
15. yüzyılın sonlarında Venedikliler Kıbrıs'a hakim
oldular ve yaklaşık bir asır boyunca adanın yönetimini ellerinde
tuttular. Venedik idaresi altında Kıbrıs halkı, siyasi, ekonomik
ve dini bakımdan büyük baskı gördü. Kıbrıslı Ortodoks Rumlar mezhep
değiştirmeye ve Katolik olmaya zorlandılar. Ağır vergiler ve baskılar
altında ezildiler. Öylesine bunaldılar ki, Osmanlı Devleti'ne
gizlice haber göndererek, Osmanlı yönetimine girmek istediklerini
beyan ettiler. Kısacası bu devir, Kıbrıs halkının Venediklilerin
zulmüne maruz kaldığı bir dönem olarak tarihe geçti.
1571 yılı, Kıbrıs'ın tarihinde önemli bir dönüm noktası,
yepyeni bir dönemin açıldığı yıl oldu. O sırada ticaret ve yolcu
gemilerine saldıran korsanlar, bu adayı üs ve sığınak olarak kullanıyorlardı.
Ayrıca adanın Osmanlı topraklarına yönelik sürekli bir tehdit
unsuru oluşturması kabul edilemezdi. Osmanlı Devleti, Doğu Akdeniz'de
güvenliği sağlamak için adanın yönetimini üstlenmekten başka bir
çare olmadığını gördü. Bu amaçla önce diplomatik girişimlerde
bulundu; bir sonuç çıkmayınca Kıbrıs'a sefer düzenlenme kararı
aldı. Ağustos 1571'de Kıbrıs fethedilerek Osmanlı İmparatorluğu'na
katıldı.
Venedik zulmü altında yaşayan Kıbrıslı Rumlar, Türklerin
adaya gelişlerini büyük bir memnuniyetle karşıladılar. Uzun yıllardır
duydukları, Türklerin adaletli yönetimi ve engin hoşgörüsüne bizzat
şahit oldular. Osmanlı, Rumların üzerindeki ağır baskıları kaldırdı,
onların rahat bir nefes almalarını sağladı. Böylece ada halkı
esaretten kurtuldu; o dönemin şartlarında çok büyük imkanlara,
haklara ve özgürlüklere kavuştu; kendi kiliselerinde tam bir hürriyet
içinde ibadet edebildi; Venediklilerin el koyduğu arazi, ev ve
mallarını geri aldı. Türklerle birlikte Kıbrıs'a huzur, güvenlik,
adalet ve refah geldi.

Kuzey Kıbrıs'tan bir görüntü |
Osmanlı fethinin ardından, Anadolu'dan
göç eden Türkler sayesinde adada belirli bir Türk nüfusu oluştu.
Anadolu'nun çeşitli bölgelerinden gelen Türk aileler adaya yerleştiler
ve Kıbrıs'ın sosyal, ekonomik hayatına önemli katkılarda bulundular.
Bundan sonraki üç yüzyıl boyunca Kıbrıs'ta Rumlar ve Türkler birarada
yaşadılar. Öyle ki evleri yan yanaydı. Tarihçiler ve gözlemcilerin
anlattığı gibi, Türkler ile Rumlar arasındaki ilişkiler; dostluk,
beraberlik, barış, yardımlaşma, hoşgörü, saygı, iş birliği, din,
inanç ve ibadet özgürlüğü esasları çerçevesinde gelişti. Adanın
Rum halkı uzun yıllar Osmanlı'nın adil, hoşgörülü yönetimi ve
koruyucu kanatları altında huzur ve refah içinde yaşadı. "Megali
İdea" ve "Enosis" ortaya çıkana kadar, Kıbrıslı Türkler ve Rumlar
örnek bir birliktelik sergilediler. Adadaki karma köyler bunun
açık bir deliliydi. 1832 sayımına göre, adada 172 karma köy, 198
Hıristiyan köyü ve 92 Müslüman köyü vardı.1
Osmanlı İmparatorluğu'nun Azınlıklara
Yaklaşımı
Osmanlı İmparatorluğu'nun Kıbrıs'taki adil ve hoşgörülü
tutumunu anlamak için, Osmanlıların genel olarak tüm azınlıklara
karşı tutumunu incelemek yerinde olacaktır.
"Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye", şüphesiz, Türk-İslam
medeniyetinin en görkemli temsilcisidir; yüzyıllar boyunca üç
kıtaya hükmetmiş, dünya tarihinin en uzun ömürlü ve en büyük devletlerinden
biri olmuştur. Osmanlı'yı böylesine etkili ve görkemli kılan,
(üstün askeri gücünün yanı sıra) idaresi altındaki milletlere
tanıdığı haklar ve yöneticilerinin adalet, hoşgörü gibi güzel
özellikleridir. (Bu konuda detaylı bilgi için bkz. Harun Yahya,
Türk'ün Dünya Nizamı; Harun Yahya, Türk'ün Yüksek Seciyesi.)
Mirasçısı olduğumuz Osmanlı Devleti her türlü imkana
ve güce sahip olmasına rağmen, geniş topraklarındaki çeşitli dinlere,
dillere ve kültürlere sahip insanların inançlarına, geleneklerine
hiçbir zaman müdahale etmemiştir. Osmanlı sınırları içerisinde
bulunan hiçbir bölge sömürge muamelesi görmemiş; ayırım yapılmaksızın
her topluluğa kültür ve medeniyet götürülmüştür. Bu bir devlet
politikası olarak kanunnameler ile güvence altına alınmıştır.
Padişahlar ve yöneticiler bu uygulamanın takipçileri ve destekçileri
olmuşlardır. Tüm Osmanlı tarihi boyunca Hıristiyan ve Yahudi azınlıklara
Ehl-i Kitap olarak bakılmış ve huzur içinde yaşamalarına imkan
tanınmıştır. Bilindiği gibi Katolik İspanya'nın hayat hakkı tanımadığı
ve sürgün ettiği Yahudiler, aradıkları huzuru Osmanlı topraklarında
bulmuşlardı. Fatih Sultan Mehmet İstanbul'u fethettiğinde ise,
kentte hem Hıristiyanlara hem de Yahudilere özgürce yaşam hakkı
tanımıştı.
Osmanlı'da patrikler ve hahambaşılar
cemaatlerinin başkanları olarak doğrudan padişahın huzuruna çıkabilme
imkanına sahiptiler. Gayrimüslimler Müslümanların sahip olduğu
tüm sosyal haklardan istifade ediyorlardı. Küçük bir vergi karşılığında
askerlik hizmetinden muaf tutuluyorlardı. Kendi aralarındaki anlaşmazlıkları,
inançları doğrultusunda kendi mahkemelerinde karara bağlıyorlardı.
Programlarını kendilerinin belirledikleri okulları, vakıfları,
kendi dillerinde yayınlanan gazete ve kitapları vardı. Özellikle
ticarette Müslümanlara tanınmayan ayrıcalıklara sahiptiler.2
Tarihe araştırmacı ve önyargısız bir gözle bakıldığında,
şu gerçek bütün çarpıcılığıyla ortaya çıkar: Osmanlı'yı "cihan
devleti" haline getiren unsurların başında temelini dayandırdığı
ve gücünü aldığı manevi değerler vardır. Macaristan'dan Yemen'e
kadar uzanan son derece büyük bir coğrafyayı asırlarca hakimiyeti
altında tutan güç, Türk Milleti'nin özünde var olan ve Türklerin
İslam'ı kabul etmesiyle birlikte asıl kimliğini bulan ahlak anlayışıdır.
Osmanlı Devleti'nin bu geniş sınırları
içinde farklı dinler, mezhepler, ırklar, diller ve kültürlere
sahip olan milyonlarca insan barış ve huzur içinde yaşamışlardır.
Bunun nedeni Osmanlı'nın zora ve baskıya değil, adalet ve hoşgörüye
dayalı yönetim modeli olmuştur. Gerek padişahlar gerekse devletin
önde gelen yöneticileri aldıkları İslam terbiyesinin bir gereği
olarak, her zaman hakkın ve haklının yanında olmuşlardır. Osmanlı
Devleti tarihteki diğer büyük devletler gibi almak değil, vermek
düsturuyla yola çıkmış; gittikleri ülkelere adalet, refah ve medeniyet
götürmüştür. Dahası, fethettiği topraklara İslam ve Kuran ahlakını
götürme sorumluluğunu üzerine almıştır.3 İşte
bu nedenledir ki Osmanlı Devleti dünya tarihinde eşine az rastlanır,
örnek alınacak bir model teşkil etmiştir.
Gerek Osmanlı gerekse diğer Müslüman Türkler,
Kuran'da "Şüphesiz Allah, size emanetleri
ehline teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle
hükmetmenizi emrediyor" (Nisa Suresi, 58)
şeklinde bildirilen emri yüzyıllarca uygulamışlar; yaşamaktan
şeref duydukları İslam ahlakının bir gereği olarak, kendi aleyhlerine
olsa bile adaleti emretmişlerdir. Müslüman Türklerin kendilerine
rehber edindikleri adalet modeli bazı ayetlerde şöyle ifade edilmiştir:
Ey iman edenler kendiniz, anne babanız ve yakınlarınız
aleyhinde dahi olsa Allah için şahitler olarak adaleti ayakta
tutun. (Onlar) ister zengin olsun, ister fakir olsun; çünkü Allah
onlara daha yakındır. Öyleyse adaletten dönüp hevalarınıza (tutkularınıza)
uymayın. (Nisa Suresi, 135)
Ey iman edenler, adil şahitler olarak, Allah
için, hakkı ayakta tutun. Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletten
alıkoymasın. Adalet yapın. O, takvaya daha yakındır. Allah'tan
korkup-sakının. Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızdan haberi
olandır. (Maide Suresi, 8)
Düşmanları dahi Osmanlıların üstün seciyesini takdir
etmişlerdir. Ahmet Cevat Bey tarafından derlenen bir kitapta,
yabancıların bu konudaki bazı gözlem ve görüşleri şöyle aktarılmıştır:
"Eğer Türkler hakimiyetleri altına
aldıkları milletlere, Hıristiyanların yaptığı gibi zorla İslamiyet'i
kabul ettirmiş olsalardı, ki buna kimsenin bir itirazı olamazdı,
bugün ne Ermeni meselesi ve muhtemelen ne de Şark meselesi olurdu.
Oysa Türkler bunu yapmadılar. Kuran-ı Kerim'e uyarak, Büyük Friedriech'in
meşhur sözünü söylemesinden asırlar önce, "Herkesin kendi usulünce
ibadet etmesi"ne müsaade ettiler. Böylece Hıristiyan Avrupa'nın
bizzat Hıristiyan kanı döktüğü ve inançları değişik olanlara vahşice
zulümler yapmaktan zevk duyduğu bir devirde Osmanlı İmparatorluğu
engizisyonun bulunmadığı, yakmaların ve sihirbazlık ithamlarının
mevcut olmadığı yegane memleket oldu... Türkler hakimiyeti altında
tuttukları halkların iç yapılarına müdahale etmeden sadece haricen
idare etmekle yetinirler. Bu sebepten Türkiye'de azınlıkların
muhtariyeti her bakımdan en ileri Avrupa memleketlerininkinden
daha mükemmel ve tamdır."4
Ünlü tarihçi Ubicini
bu konudaki kanaatini "Türklerin nazarında hayrat ve hasenat imandandır...
Türkler kadar kelimenin tam manasıyla insaniyetperver hiçbir millet
bilmiyorum" şeklinde ifade etmiştir.5 Fransız
gezgin Du Loir ise 17. yüzyılda şu yargıya varmıştır: "Hiç şüphesiz
ki ahlak bakımından Türk siyasetiyle medeni hayatı bütün cihana
örnek olabilecek vaziyettedir."6
Osmanlı Devleti dünya tarihinin
en uzun ömürlü ve en büyük devletlerinden biri olmuştur.
Osmanlı'yı böylesine etkili ve görkemli kılan, (üstün askeri
gücünün yanı sıra) idaresi altındaki milletlere tanıdığı
haklar ve yöneticilerinin adalet, hoşgörü gibi güzel özellikleridir. |
Tanınmış bir tarihçimizin ifadesiyle,
yönetim mekanizmasının merkeziyetçi yapıya sahip olmasına rağmen,
Osmanlı İmparatorluğu "çoğulcu bir toplum düzeninin klasik bir
örneğini" teşkil ediyordu. Bugün bu konuda arşiv kaynaklarına
inerek inceleme yapan Batı araştırmacılarının ortak kanısına göre,
bazı eksikliklerine rağmen, Osmanlı Devleti bünyesindeki ulusları
huzur ve refah içinde yaşatmıştır. Ayrıca, azınlıklara karşı olan
tutumları açısından Osmanlı Devleti fethettiği topraklarda kendisinden
sonra oluşan devletlere kıyasla en mükemmel sicile sahiptir.7
Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk ise, dünya tarihinde
azınlıklara en geniş hak ve özgürlükleri veren milletin Türkler
olduğunu şöyle dile getirmiştir:
"Hiçbir millet, milletimizden ziyade
yabancı unsurların itikat ve adetlerine riayet etmemiştir. Hatta
denilebilir ki diğer din sahiplerinin dinine ve milliyetine riayetkar
olan yegane millet bizim milletimizdir... İstanbul'un fethinden
beri, Müslüman olmayanların mazhar bulundukları bu geniş imtiyazlar
milletimizin dinen ve siyaseten en müsaadekar ve civanmert bir
millet olduğunu ispat eder ve en bariz delildir."8

Osmanlı'da günlük yaşamı konu alan bir yağlıboya tablo |
Elbette Müslüman Türklerin sözü edilen güzel ahlak
özellikleri daha önce de vurguladığımız gibi, onların Kuran ahlakına
olan bağlılıklarının bir sonucudur. Onlar hayatlarının her anında,
savaşta, barışta, bir ülkeyi fethettiklerinde, kendilerine düşmanlık
besleyenler ile karşı karşıya olduklarında, önemli kararlar alırken
hep adaleti gözetmiş, insanlara iyilikle davranmış, hoşgörüyü
ve hakkaniyeti temel düstur edinmişlerdir. Osmanlı vatandaşı olan
Kıbrıslı Rumlar da işte bu geniş hak ve özgürlüklerden tamamen
faydalanmışlardır.
Araştırmacı yazar Sebahattin İsmail'in
ifade ettiği gibi, Osmanlılar adaya geldiğinde geri bir ülke,
özgürlükleri kısıtlanmış insanlar bulmuştur. İmparatorluk bu amaçla,
ezici çoğunluğu sanatkar ailelerden oluşan binlerce Türkü adaya
getirtmiş, onların iskanını yaparak adanın ve insanların kalkınmasına
çalışmıştır. Ada Rumlarının kısıtlanmış olan özgürlüklerini vermiş,
dini ibadetlerini serbest bırakmış, onlara İstanbul'daki Saraya
doğrudan başvurma yetkisi ve olanağı sağlamıştır. Ada Rumları
ve Türkleri genelde, Megali İdea fikri ortaya atılana ve Yunanistan'ın
bağımsızlığını kazanmasına kadar birlikte, barış içinde yaşamıştır.
Ada'da, uzun tarihi boyunca (bugüne kadar) değişik din, dil ve
kökene sahip insanların barış içinde yaşadığı tek dönem bu dönemdir.9
Osmanlı yaklaşımına dair bu temel bilgilerden sonra
Kıbrıs tarihi incelememize devam edebiliriz.

Osmanlı Devleti'nin geniş sınırları içinde farklı dinler,
mezhepler, ırklar, diller ve kültürlere sahip olan milyonlarca
insan barış ve huzur içinde yaşamışlardır. |
Kıbrıs'ın İngiltere'ye Devri
1877-1878 Osmanlı-Rus savaşı ve buna bağlı bazı gelişmeler,
Osmanlı Devleti'ni olduğu gibi, Kıbrıs'ı da doğrudan doğruya etkiledi.
Osmanlılar bu savaştan yenik çıktılar ve Çarlık Rusyası'nın yayılmacı
siyasetine karşı İngilizlerle iş birliği yoluna gittiler. 4 Haziran
1878 günü yapılan bir anlaşmayla, Osmanlı ve İngiliz devletleri
Rusya'ya karşı ortak hareket etme kararı aldılar. İngiltere'nin
verdiği sözde desteğin bedeli ise, Kıbrıs oldu. Böylece Kıbrıs
İngiliz yönetimine bırakıldı ve üç asrı aşkın Osmanlı yönetimi
sona erdi. 1878'in yaz aylarında adanın tarihinde yeni bir sayfa
açıldı.
Her ne kadar birkaç maddeden oluşan söz konusu anlaşma
ile yönetim İngiltere'ye bırakılsa da, adanın mülkiyeti Osmanlı
Devleti'nde kaldı. Aslında Kıbrıs, geçici bir süre için İngilizlere
verilmişti. Ne var ki İngiltere diplomatik kurnazlıklarla 80 sene
adayı elinde tutmasını bildi.
Yönetimi devralan İngilizler adadaki
fiili bir durumu fark etmekte gecikmediler. Bu durum, İngiltere'nin
İstanbul Büyükelçisi Sir Layard'ın Dışişleri Bakanı Lord Salisbury'ye
gönderdiği 1 Ağustos 1878 tarihli raporda şöyle ifade ediliyordu:
"Rumlar Türkleri her şeyden yoksun bırakmak ve adadan kovmak gayesiyle
büyük çaba harcayacaklardır. Bütün Kıbrıs topraklarını elde etmek
için her türlü yöntemi kullanacak ve böylece Kıbrıs'ı Yunanistan'a
bağlamak isteyeceklerdir."10
İngiliz Büyükelçinin kastettiği ortadaydı: Kıbrıslı
Rumlar Osmanlı Devleti'nin adil ve hoşgörülü tutumunu, iyi niyetini
ve kendilerine tanıdığı özgürlüğü suistimal etmişlerdi. Söz konusu
durum İngilizlerin müdahil olmasından önceye, 18. yüzyılın sonunda
ortaya atılan bir ütopyaya dayanıyordu. Bunun adı Megali İdea
idi.
Sorunun Kökeni: Megali İdea
Megali İdea, Rigas Pheraios adlı bir Yunanlı tarafından
ilk defa 1791 yılında gündeme getirildi; Yunanistan, Girit, Rodos,
Kıbrıs, Anadolu, Rumeli, Balkanlar, Yakın Doğu ve Ortadoğu'yu,
kısacası Türk topraklarının büyük bölümünü kapsayan ve başkenti
İstanbul olan yeni bir "Büyük Bizans İmparatorluğu" kurma planıydı.
Osmanlı İmparatorluğu'nu yıkmak ve topraklarını paylaşmak isteyen
Rusya, İngiltere ve Fransa tarafından da desteklendi. Dikkat çekici
olan diğer bir nokta, Ortodoks Kilisesi'nin bazı unsurlarının
da bu ütopyanın sözcülüğünü yapması; insanlar arasında barışı,
hoşgörüyü ve dostluğu oluşturmak için çaba göstermek yerine düşmanlık
ve çatışmayı körüklemesiydi.
Kimilerince milli hedef olan Megali
İdea, elbette hayalden başka bir şey değildi. Bununla birlikte
19. yüzyılın başından itibaren taraftar toplamaya başladı. Bu
amaçla haritalar hazırlandı, Yunan ve Rum halkı arasında yoğun
bir propaganda ve beyin yıkama çalışması başlatıldı.11
Sonuç olarak, Osmanlı vatandaşı olan Yunanlılar ve Rumlar kışkırtıldılar
ve Osmanlı Devleti'ne karşı ayaklandılar.
Adı geçen plan çerçevesinde, Osmanlı topraklarının
içinde ve dışında gizli örgütler, komitalar kuruldu. Bunlardan
1814'te Odessa'da, Rus Çarı'nın himayesinde kurulan Filiki Eterya
adlı örgütün programı şunları içeriyordu:
1. Yunan ulusuna bağımsız bir ülke sağlamak,
2. Batı ve Doğu Trakya ile Selanik'in Yunanistan'a
ilhakı,
3. Ege adalarının ilhakı,
4. Girit ve Rodos'un ilhakı,
5. Kuzey Epir'in (Güney Arnavutluk) ilhakı,
6. Batı Anadolu'nun ilhakı,
7. Kıbrıs'ın ilhakı,
8. Pontus Rum devletinin kurulması (Karadeniz
Bölgesinde),
9. İstanbul'un ele geçirilmesi
ve Grek-Bizans İmparatorluğunun kurulması."12
Gizli örgütlerin liderliğinde 1821'de
başlayan Yunan isyanı kısa sürede sonuç vermiş; 1830 yılında dönemin
büyük güçleri olan İngiltere, Fransa ve Rusya'nın koruması altında
Yunanistan, bağımsızlığını ilan etmişti. Yukarıdaki programda
açıkça belirtilen "Kıbrıs'ın ilhakı" çalışmaları ise, "Enosis"
adı altında yürütülecekti.13 "Enosis", Yunanca
"birlik" anlamına gelmektedir ve "Megali İdea" planı çerçevesinde
Kıbrıs'ın Yunanistan'a bağlanmasını ifade eder.
Kısacası hala devam eden Kıbrıs sorunu, 20. yüzyılın
ikinci yarısında ortaya çıkmış değildir; temeli 18. yüzyılın sonunda
atılmıştır. Söz konusu sorun, "Megali İdea" ve "Enosis" ütopyalarının
fanatik savunucularının eseridir. Kıbrıs tarihinin şekillenmesinde
bu iki çarpık ideolojinin büyük ölçüde etkisi olmuştur. Türk Milleti
ise, halkıyla, yöneticisiyle sorunun adil ve barışçı yollardan
çözümü için elinden geleni yapmıştır ve yapmaya da devam edecektir.

Ayasofya'yı resmeden bir yağlıboya tablo, Wladimir Petroff
|
Bölücü ve Yıkıcı Faaliyetler
Kıbrıs'ın Yunanistan'a ilhakı yönündeki
çalışmalar, adanın İngiliz yönetimine geçmesinin ardından hız
kazandı. Osmanlı Devleti'ni yıkma, parçalama ve Türk topraklarını
ele geçirme planlarına tabii ki bu ada da dahildi. Bu amaçla her
türlü yönteme başvuruldu. Etniki Eterya adlı terör örgütünün 1896
tarihli bildirisinde yer alan şu ifadeler, gelişecek kanlı olayların
habercisi niteliğindeydi:
"Ezeli ve ebedi düşmanımız
Türklerdir.
Yunan ulusu, bağımsızlığını kazanmakla önemli bir kazanç elde
edememiştir. Halkının büyük bir kısmı Türklerin yönetimi altındadır.
Bu vatandaşlarımızı kurtarmak görevimizdir.
Megali İdea'yı gerçekleştirmek, bir esastır.
Gayeye varmak için, gizliliğe olağanüstü dikkat etmek gereklidir.
Yunanistan'da parti mücadeleleri ve fikir ayrılıkları kesin olarak
terk edilmelidir.
Bütün Rum milletinin Etniki Eterya bayrağı altında toplanması
yüksek çıkarlarımızın gereğidir.
Megali İdea'nın gerçekleştirilmesi için her türlü araca başvurulacaktır.
Etniki Eterya, Rum halkını bütünü ile silahlandıracaktır. Mukadder
olan zamanın gelmesinden sonra ezeli ve ebedi düşmanımız olan
Türklere saldırılacaktır.
Türklere karşı Yunanistan, hariçten hiçbir yardım beklemeyecek
ve yalnız kendisine güvenecektir.
Politik fırsatlardan yararlanmak, Etniki Eterya'nın baş görevidir.
Etniki Eterya bütün Rum zenginlerini örgüte yardıma davet eder.
Helenizmin sonsuz gücüne inanarak, Türklere karşı büyük düşmanlık
hareketine başlayalım.
Etniki Eterya hiçbir siyasi partiye bağlı olmadığı gibi, hiçbir
siyasi partinin emrinde değildir.
Şayet, hükümet ülkenin sorunları üzerine eğilmezse,
Etniki Eterya, hükümeti görevini yapmaya zorlayacaktır."14
İngiliz Yönetiminde Kıbrıs
Adada 1878'den 1960'a kadar süren
İngiliz dönemi, Kıbrıslı Türkler açısından zorluklarla dolu olmuştur.
Bu dönemin başındaki ve sonundaki nüfus sayımları bunun bir göstergesidir.
İngilizlerin geldiği yıllarda adada 45 bini Türk, 137 bini Rum
olmak üzere yaklaşık 185 bin kişi yaşıyordu. Yani Türkler, Rumların
üçte biri oranındaydı. İngiltere hakimiyetinin sonunda ise, Türklerin
oranı beşte bire kadar düştü.15 Diğer bir deyişle,
adadaki nüfus dengesi Türkler aleyhine bozulmuştu. Bunun başlıca
nedeni, saldırılar, ekonomik ve siyasi baskılar sonucunda çok
sayıda Türk vatandaşının adayı terk etmesiydi. Daha doğrusu göç
etmek zorunda bırakılmasıydı.
Bu dönemin önemli olaylarından biri, İngiltere'nin
1914 yılında Kıbrıs'ı tek taraflı olarak ilhak etmesiydi. İngilizler
bahane olarak, Osmanlı Devleti'nin Birinci Dünya Savaşı'nda karşı
cephede yer almasını gösterdiler. O tarihe kadar adanın sadece
yönetiminden sorumlu olan İngiltere, böylece Kıbrıs'ı tam anlamıyla
ele geçirmiş oldu. Osmanlı hükümeti bu gelişme karşısında fazla
bir şey yapamadı. Rumlar ise İngiltere'nin ilhak kararını sevinçle
karşıladılar. Venizelos'un Eleftheria gazetesinde yayınlanan şu
sözleri bu bakımdan anlamlıdır:
"Kıbrıs'ın ilhakı, bu Yunan adasının
anavatana katılması için son aşama olarak nitelendirilebilir.
Hükümetimizin istihbaratına göre, Kıbrıs'ın anavatanla birleşmesi,
çok yakın gelecekte gerçekleşecektir."16

Nuri Paşa, "Preveze Deniz
Savaşı", yağlıboya tablo, İstanbul Deniz Müzesi |
Yine o yıllarda Rum okullarında, çocukların beyinlerinin
nasıl yıkandığı bir kaynakta şöyle anlatılır:
"Rum okulları Helen düşüncesini
yaymak amacı ile kullanılıyordu. Rum öğretmenler çiçeklerle çevrelenmiş,
Yunanistan'la birleşmelerini temsil eden armağanları, valinin
kasabalarını ziyareti sırasında verirlerken, mızraklı bir alay
gibi sıraya sokulan öğrenciler de, önceden öğretilmiş olan "Yaşasın
Enosis" çığlıkları atıyorlardı."17
Kıbrıslı Rumların Yunanistan'la birleşme çabalarına
karşılık, Kıbrıslı Türkler de harekete geçtiler. İngiliz yetkililere,
adanın Yunanistan'a bırakılmasının Türkler açısından felaket olacağını
belirttiler. Birinci Dünya Savaşı'nın sonunda, Kıbrıs Türkleri,
Osmanlı Devleti'nin içinde bulunduğu durumu da göz önünde bulundurarak,
haklı davalarını duyurmak için ulusal bir kongre toplama kararı
aldılar. Türk temsilciler Kıbrıs Müftüsü Hacı Hafız Ziyai Efendi'nin
başkanlığında 10 Aralık 1918'de biraraya geldiler. "Meclis-i Milli"
adı verilen bu toplantının amacı şöyleydi:
"Kıbrıs Türklerinin milli şuura,
milli seciyeye sahip bulunduklarını göstermek lazımdı. Çünkü savaş
yılları boyunca, sesi duyulmayan Kıbrıs Türkü'nün varlığını Enosisçiler
inkara yelteniyor, İngilizler ise adadaki Müslüman halkın İngiliz
idaresinde kalmaktan başka bir istekleri olmadığını ileri sürüyordu.
Bu duruma bir son verilmeliydi. Etniki Eterya'cıların da, İngiliz
emperyalistlerinin de yanıldıkları ve Kıbrıs Türkü'nün genel irade
halinde bir ülküsü olduğu ispat edilmeliydi."18

Sultan II. Mahmut'un Cuma
Selamlığı, François Dubois'nın yağlıboya resminden ayrıntı.
|
Türk Milleti'nin Anadolu'da ölüm-kalım mücadelesi
verdiği Kurtuluş Savaşı yıllarında, Kıbrıslı Rumlar "Enosis" faaliyetlerini
sürdürdüler. Sözde halk oylamaları düzenlediler. Çeşitli vesilelerle
adanın Yunanistan'a bırakılmasını talep ettiler. İngiltere ise
bu talepleri her defasında geri çevirdi. 1923 yılında imzalanan
Lozan anlaşması ile Türkiye Cumhuriyeti, Kıbrıs adasının İngiltere'ye
ait olduğunu resmen kabul etti.
Enosis yanlılarının yürüttüğü faaliyetler sonucu
1931 yılının Ekim ayında isyan patlak verdi. Milli Radikal Birlik
adlı örgütün organize ettiği ayaklanmada, vali konağı taşlandı
ve yakıldı. İngilizler tüm adaya yayılan isyanı Mısır'dan getirdikleri
takviye kuvvetlerle bastırdılar. 1931 Rum isyanı İngiliz politikasının
sertleşmesine yol açtı. Üstelik bundan, isyana katılmayan Kıbrıs
Türkleri de olumsuz etkilendiler. Rumların yanı sıra Türkler üzerindeki
baskı ve kısıtlamalar da çoğaldı.
İkinci Dünya Savaşı sırasında Yunan hükümeti ve Kıbrıslı
Rumlar, adanın Yunanistan'a verilmesi yönündeki çağrılarını tekrarladılar.
Diğer taraftan, Kıbrıslı Türkler zor şartlar altında Enosis'e
karşı verdikleri mücadeleyi sürdürdüler.
1944 yılı Kıbrıslı Türkler için önemli bir yıl oldu.
İngiliz himayesinde Kıbrıs adası Türk Azınlığı Kurumu (KATAK)
kuruldu. Ayrıca Dr. Fazıl Küçük'ün liderliğinde Kıbrıs Türk Halk
Partisi kuruldu. Türklerin haklı mücadelesinin bayraktarlığını
yapan bu partinin başlıca amaçları şunlardı:
"1. Enosis'e ve muhtariyete karşı çıkmak.
2. Çeşitli dairelerle yüksek mevkilere Rum unsurlarından
yapılan atamaların protesto edilmesi ve Türklere de yer verilmesi
için mücadele etmek.
3. Rum cemaatinin resmi dini olan 'Yunan Ortodoks' dendiği
gibi, Türk cemaati için de 'Türk Müslüman' denmesi.
4. Rum cemaati gibi Türk cemaatinin de bağımsız bir cemaat
reisine sahip olması için lazım gelen kanun ve tertibatın alınması.
5. Türkiye'de öğrenim gören avukatlara
da Kıbrıs'ta çalışma izni verilmesi."19
Sözde halk oylamaları, diplomatik
oyunlar ve Birleşmiş Milletler'deki girişimlerinden sonuç alamayan
Rumlar, 1950'li yıllarda teröre ağırlık vermekten çekinmediler.
Böylece Yunanistan'ın desteğiyle kanlı terör örgütü EOKA doğdu.
Grivas adlı bir Yunanlı generalin liderliğini yaptığı EOKA, Kıbrıs'taki
eylemlerine 1955 Nisanı'nda başladı. Dört yıl boyunca Türk köylerine
saldırılar düzenledi, Türkleri göçe zorladı, 200 kadar Türkü öldürdü,
yüzlercesini yaraladı, 4.750 bombalı saldırı ve 2.976 sabotaj
eylemi gerçekleştirdi.20
EOKA lideri Grivas |
Buna karşın Kıbrıslı Türkler, Kıbrıs Türk Mukavemet
Teşkilatı (TMT), Milli Cephe Partisi, Kıbrıs Adası Türk Azınlığı
Kurumu, Kıbrıs Milli Türk Halk Partisi, Kıbrıs Türk Kurumları
Birliği, Kıbrıs Türk Kurumları Federasyonu ve Kıbrıs Milli Türk
Birliği gibi cemiyetlerin çatısı altında onurlu mücadelelerini
sürdürdüler. Türkiye'nin yanı sıra Kıbrıs Türkleri, adadaki Türk
varlığının güvence altına alınması için "taksim" tezini savundular.
Şubat 1959'da imzalanan Zürih ve Londra anlaşmaları
ile Kıbrıs Cumhuriyeti'nin temelleri atıldı ve Kıbrıs sorununda
yeni bir safha başladı. Kıbrıs Anayasası hazırlandı, Garanti ve
İttifak anlaşmaları yapıldı. Bu anlaşmaların Türkler açısından
önemi ise, Türkiye'nin garantörlük hakkını alması, Enosis'in bir
süreliğine de olsa önlenmesi ve Kıbrıs Türklerinin yeni cumhuriyette
eşit ortaklık haklarına sahip olmasıydı. Ayrıca Türkiye (Yunanistan
ile birlikte) Kıbrıs'ta küçük bir askeri birlik bulundurma hakkını
elde etti.
Kıbrıs Cumhuriyeti 15 Ağustos 1960'da ilan edildi.
Böylece adada İngiliz hakimiyeti sona erdi; Yunanistan "Enosis",
Türkiye ise "taksim" tezini geri çekmiş oldu. Gerçekte ise Rumlar
ve Yunanlılar Enosis'ten vazgeçmemişlerdi. Bağımsızlığı, Enonis'e
giden yolda bir aşama olarak görüyorlar ve uygun ortamı kolluyorlardı.
Kıbrıs Cumhuriyeti
Kıbrıs Cumhuriyeti'nde Baş Piskopos Makarios Cumhurbaşkanı,
Fazıl Küçük ise Cumhurbaşkanı Yardımcısı oldu. Kıbrıs Cumhuriyeti
Anayasası ile şu hususlar karara bağlanmıştı:
"Adada kendilerine has özelliklerini
devam ettirebilecek iki cemaat, yani Türk ve Rum cemaatleri vardır.
Bunları temsil eden iki cemaat meclisi, bütün işlerde ortak hareket
edilmesini sağlayacaktır. Cumhuriyet'in yönetimiyle ilgili olarak
bir Yasama Meclisi kurulacak, bu meclisin %70 üyesi Rum, %30 üyesi
Türk tarafından olacaktır. Cumhuriyet idaresi "Başkanlık" sistemi
olup, cumhurbaşkanı Rum, yardımcısı ise Türk tarafından seçilecektir.
Yürütme yetkisi cumhurbaşkanı ve yardımcısında toplanmış olup,
7'si Rum, 3'ü Türk olmak üzere kurulan bir hükümete sahip olacaklardır.
Bakanlar Kurulunda bütün kararların mutlak çoğunlukta alınması
gerekmektedir. Cumhurbaşkanı ve yardımcısının veto hakları vardır.
İdare ve belediyelerde %70-%30 oranı muhafaza olunacak, yüzde
yüze yakın Türk ve Rum cemaatlerin oluşturduğu mahallelerin idaresi
o cemaatin memurlarına bırakılacaktır. Ayrıca beş büyük şehirde
müstakil beş Türk belediyesi kurulacaktır. Rumların ve Türklerin
ayrı mahkemeleri olacak ve bunların da üzerinde bir Türk ve iki
Rum'dan müteşekkil bir Yüksek Adalet Divanı olacaktır. Başkanlığını
ise tarafsız bir hukukçu yapacaktır. Cumhuriyet'in ordusu, polis
ve jandarma teşkilatındaki oran %60 Rum, %40 Türk şeklinde olacaktır.
Cumhuriyet'in resmi dili Türkçe ve Rumca olarak kabul edildiği
gibi, Türkiye ve Yunanistan'ın milli ve mahalli bayramlarının
da adada cemaatlerce kutlanabilmesi de kabul edilmiştir."21
Baş Piskopos Makarios |
Ne var ki Türk ve Rum taraflardan oluşan Cumhuriyet'in ömrü kısa
oldu. Üç yıl sonra, 1963'te Cumhuriyet işlevini yitirdi. Buna
neden olan başlıca gelişmeler, gerek Rum tarafı gerekse Yunanistan'ın
kötü niyetli yaklaşımları, iş birliğine yanaşmamaları, adada Yunanistan
egemenliğini tesis etmek için çaba göstermeye devam etmeleriydi.
Makarios'un anayasayı değiştirme, Türklere tanınan hakları kaldırma,
Kıbrıs Türklerini "azınlık" durumuna düşürme, garanti ve ittifak
anlaşmalarını feshetme çabaları Cumhuriyet'in sonunu getirdi.
Makarios'un anayasayı değiştirme teklifleri Kıbrıs Türkleri ve
Türkiye tarafından derhal reddedildi. Kısacası, Makarios 1960
Kıbrıs Anayasasını uygulasaydı, Kıbrıs Cumhuriyeti yıkılmayacaktı.
Kıbrıs Cumhuriyeti'ni
sonlandıran sadece Makarios'un açıktan yürüttüğü faaliyetler değildi.
Onun gizliden gizliye destek verdiği Rum teröristlerin de bunda
büyük payı vardı. Makarios ve Yunanistan'dan cesaret alan EOKA
ve Rum terör çeteleri, 1963 yılı Aralık ayının son günlerinde
Türk cemaatine yönelik "etnik temizleme ve adadan kaçırma" planını
uygulamaya koydular. Fanatik Rumların saldırıları tarihe "Noel
katliamı", "Kıbrıs'ta Kanlı Noel" olarak geçti.22
Rum teröristleri durdurmak için oluşturulan, Lefkoşe'nin Türk
ve Rum kesimini ayıran Yeşil Hat bile Rum saldırılarını önleyemedi.
Osmanlı döneminden kalma camiler, tarihi eserler tahrip edildi.
Türklere ait okul, hastane, bina, işyeri ve evler hedef alındı.
Katil Nikos Sampson ve Grivas'ın yönettiği saldırılar 1964 yılında
da devam etti. Bunların sonucunda 18.667 Kıbrıs Türkü yaşadığı
103 köyü terk etmek zorunda kaldı. Birleşmiş Milletler raporlarına
göre, 1964 yılında Lefkoşe'de 39, Girne'de 7, Baf'ta 49, Larnaka'da
21 ve Magosa'da 21 köy zarar gördü; yüzlerce Türk öldü, binlercesi
yaralandı veya köylerini terketmek zorunda kaldı. 1963 yılında
başlayıp 1964'te de devam eden olaylarda 364 Türk şehit oldu.23

Kanlı terör örgütü EOKA'nın militanları |
1964 - 1974 Dönemi
Artık Kıbrıs'ta iki ayrı yönetim vardı. Kıbrıslı
Türkler saldırılar karşısında tek bir vücut oldular, birlik ve
beraberlik içinde kendilerini savundular; aynı zamanda tüm dünyaya
haklılıklarını anlatmaya çalıştılar. Bu, Kıbrıs Türklerinin var
olma mücadelesiydi.
Türkiye bu sırada, 25 Aralık 1963,
15 Şubat 1964, 13 Mart 1964 ve 7 (veya 5) Haziran 1964 tarihlerinde
olmak üzere dört defa Kıbrıs'a müdahale etmeyi düşünmüştür.24
Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde karar dahi alınmıştır. Ancak
ABD ve bazı devletlerin araya girmesi nedeniyle böyle bir müdahale
uygulamaya konmamıştır.
1964 Ağustosu'nda Grivas'ın komutanlığını yaptığı
Rum birlikler Erenköy bölgesine saldırdılar. Erenköy'deki Türklere
yönelik kırım girişimi, Türk savaş uçaklarının yardımıyla önlendi.
Türkiye'nin haklı ve yerinde müdahalesi sayesinde Rum saldırısı
püskürtüldü, çok sayıda Kıbrıs Türkü'nün hayatı kurtarıldı. Erenköy
savaşında Türklerin kaybı 12 şehit, 4 kayıp ve 32 yaralı oldu.
Bu savaşta istediğini elde edemeyen Rum yönetimi,
Kıbrıs Türklerini ekonomik abluka altına aldı. Stratejik madde
olarak nitelendirdiği çimento, demir, çivi, kereste, benzin gibi
maddelerin Türk bölgelerine girişini yasakladı. Türk halkı açlık
ve yoksulluğun pençesine itilmek istendi. Dikkat çekici olan ise,
tüm dünyanın Kıbrıs'ta olup bitenlere seyirci kalması, büyük bir
zulme maruz kalan Türklerin çağrılarına kulaklarını tıkamasıydı.
Elbette bu yaklaşım, sorunu çözmek bir yana daha da alevlendirdi.
Rum terör çetelerinin 1963 yılındaki,
Türklere yönelik saldırılarında, Osmanlı döneminden kalma
camiler, tarihi eserler tahrip edildi. Resimde yıkılmış
bir Türk camisi görülüyor. |
Kıbrıs'a yirmi bine yakın Yunan askerinin konuşlandırılması
ve Rumların Sovyetler Birliği'nden silah satın almaları, 1967
yılındaki olaylara zemin hazırladı. Yine bu yıl içinde Albaylar
Cuntası'nın Yunanistan'da yönetime el koyması ve EOKA'ya verdiği
desteği iyiden iyiye artırması, 1967 olaylarında önemli rol oynadı.
Aynı yılın ortalarında Kıbrıs'ta bir "Enosis darbesi" yapılacağı
haberleri yayıldı; Kasım ayında ise Rumlar, Geçitkale ve Boğaziçi'ni
işgal ettiler ve 27 Türk'ü öldürdüler.
Türkiye ve Yunanistan arasındaki
görüşmelerden sonuç alınamaması ve Türk köylerinin işgal edilmesi
üzerine, TBMM acilen toplandı; 16 Kasım 1967'de, Anayasa'nın savaş
ilanına ve Türk Silahlı Kuvvetleri'nin yabancı ülkelere gönderilmesine
ilişkin 66. maddesine dayanarak Kıbrıs'a müdahale kararı aldı.
Bu karar, meclisteki 435 üyenin 432'sinin oyu ile kabul edildi.25
Ancak Amerika Birleşik Devletleri'nin devreye girmesi ve Yunanistan'ın
Türkiye'nin şartlarını kabul etmesiyle, Türk harekatı bir kez
daha durduruldu.
1968 yılı toplumlararası görüşmelerin başladığı tarih
oldu. Görüşmeler Türk tarafının iyi niyetli çözüm çabalarına karşılık,
Makarios'un "Enosis" inadına sahne oldu. Dolayısıyla bir anlaşmanın
imzalanması mümkün olmadı. Adanın Türk bölgelerinde bir Türk yönetiminin
oluşturulması zorunluluk haline gelmişti. Nitekim Kıbrıs Cumhuriyeti'nin
16 Ağustos 1960 Anayasası hükümleri tatbik edilinceye kadar, Geçici
Türk Yönetimi ilan edildi ve Geçici Türk hükümeti göreve başladı.
EOKA yanlısı Rumlar |
70'li yılların başlarında beklenmedik bir gelişme
yaşandı. Rum-Yunan cephesi ikiye bölündü. Bir tarafta Yunanlı
subaylar, Grivas ve Sampson, diğer tarafta ise Makarios yer aldı.
Yöntem konusundaki görüş ayrılıkları nedeniyle ortaya çıkan bu
durum, Rum halkını Makariosçular ve Grivascılar olarak ikiye ayırdı.
Bu sırada Grivas EOKA terör örgütünü EOKA-B adıyla yeniden yapılandırmaya
başladı. Rum kesimindeki iç çekişme ve mücadele 15 Temmuz 1974'te
bir darbe ile sonuçlandı. Yunanistan'ın desteklediği Rum Milli
Muhafız Ordusu, Makarios'u devirdi ve terörist Nikos Sampson'u
cumhurbaşkanı ilan etti. Ancak darbeciler, bu şekilde hiçbir şey
elde edemeyeceklerini, tam aksine 1974 Kıbrıs buhranının fitilini
kendi elleriyle ateşlediklerini çok geçmeden anlayacaklardı.
Adadaki darbenin amacı, bazı Yunanlı
subayların yayın organlarına açıkladığı gibi, kısa bir süre içinde
Kıbrıs'ın Yunanistan'a bağlanmasıydı.26 Şüpheye
yer bırakmayacak şekilde ortaya çıkmıştı ki, 15 Temmuz darbesi,
Enosis'e giden yolda son safhaydı. Türkiye Cumhuriyeti'nin böyle
bir oldu-bittiyi kabul etmesi ise asla mümkün değildi.
1964 yılında da devam eden saldırıların
sonucunda 18.667 Kıbrıs Türkü yaşadığı 103 köyü terk etmek
zorunda kaldı. |
Kıbrıs Barış Harekatı
Rum ve Yunan darbecilerin amacı ortadaydı: Uluslararası
anlaşmalar ihlal edilmişti, Kıbrıs'taki anayasal düzen yerine
gayrimeşru bir idare tesis edilmek isteniyordu. En önemlisi ise,
yönetimi ele geçirenlerin Türk halkını yok etme hedefiydi. Kıbrıslı
Türkler planlı bir soykırım tehlikesi altındaydı. İşin ilginç
tarafı, Makarios'un dahi, 18 Temmuz'da Birleşmiş Milletler'de
yaptığı konuşmada Türklerin zarar göreceğini dile getirmesiydi:
"Daha önce de belirttiğim gibi,
Kıbrıs'taki olaylar, Kıbrıs Rumlarının bir iç meselesini teşkil
etmemektedir. Yunan Cuntası'nın düzenlediği darbe bir istiladır
ve sonuçlarından tüm Kıbrıs halkı, Türkler ve Rumlar acı çekmektedir."27
Dünya basını bahsi geçen darbeyi kınamakta gecikmedi.
Örneğin, New York Times gazetesi konuyla ilgili haberinde şu ifadelere
yer veriyordu:
"Temel gerçek, Kıbrıs Rum Milli
Muhafız Ordusu'nun, Atina'dan emir alan 650 Yunan subayı tarafından
kendi hükümetine karşı ayaklanmaya sevk edilmesidir. Kıbrıs'taki
ayaklanma büyük bir insani trajedi ve siyasi hatadır."28
Türkiye, ABD, Sovyetler Birliği
ve İngiltere yeni yönetimi tanımadıklarını açıkladılar. Türkiye
Cumhuriyeti, Birleşmiş Milletler, ABD, İngiltere, SSCB ve dünya
kamuoyuna endişe ve tepkilerini belirtti; sorunu diplomatik yollardan
çözmeye çalıştı. Türkiye'nin haklı istekleri şunlardı: Dengenin
kurulması ve Türk toplumunun güvenliğinin sağlanması için Türk
askerinin adadaki varlığının kabul edilmesi, Sampson ve Yunan
subaylarının yönetimden çekilmeleri, Türk toplumuna denize çıkışı
olan bir bölgenin verilmesi ve adaya giriş ve çıkışı kontrol edecek
bir sistemin kurulması.29
Yunanistan'daki cunta ve Kıbrıs'taki darbeciler bu
istekleri kabul etmediler. Yunan subayları ve Sampson'un yönetimden
çekilmesini, her türlü girişime rağmen, kesin bir kararlılıkla
reddettiler. Oyalama taktiğine başvurdular, durumu sürüncemede
bırakmaya çalıştılar. Böylece sorunun diplomatik yollardan çözülemeyeceği
açıkça ortaya çıktı. Bu arada Türkiye, İngiltere'yi Kıbrıs'a ortak
müdahale etmeye davet etti; ancak İngiliz hükümetinden olumlu
bir yanıt alamadı. Sorunun çözümü için tek bir yol kalmıştı...
Türkiye, Garanti anlaşmasının dördüncü maddesine
dayanarak 20 Temmuz 1974'te tek taraflı olarak Kıbrıs Barış Harekatı'nı
başlattı. Harekatın amacı, "Kıbrıs Cumhuriyeti'nin varlığına ve
tüm Kıbrıs halkının haklarına yönelik tehlikeyi bertaraf etmek,
Kıbrıs'ın bağımsızlığını, toprak bütünlüğünü, güvenliğini ve anayasanın
temel maddeleriyle ihdas edilen düzeni yeniden kurmaktı."
Barış Harekatı denizden çıkarma ve havadan indirmelerle
başladı. Yunan-Rum birlikleri ve Türk kuvvetleri arasındaki çarpışmalar,
ilk olarak Girne bölgesinde başladı ve kısa sürede adanın bütününe
yayıldı. Rum Milli Muhafız Ordusu ve EOKA-B, Türk yerleşim birimlerine,
savunmasız Türk köylerine saldırdı ve büyük bir katliama girişti.
Bazı köyler yakıldı veya tahrip edildi, yüzlerce Kıbrıslı Türk
öldürüldü, kadınlara tecavüz edildi, kaçamayan küçük çocuklar,
yaşlılar katledildi. Türkiye 22 Temmuz akşamı Birleşmiş Milletler
Güvenlik Konseyi'nin aldığı ateşkes kararını kabul etti ve böylece
üç gün süren Birinci Barış Harekatı sona erdi. Bu harekat, Kıbrıs'taki
Nikos Sampson yönetimi ve Yunanistan'daki askeri cunta idaresinin
yıkılmasına neden oldu; Yunanistan ve Kıbrıs Rum kesimine demokrasi
getirdi.
Resimlerde, savunmasız Türk yerleşim
birimlerine saldıran ve büyük bir katliama girişen Rum birliklerinden
kaçan Türk kadınlar görülüyor. |
25-30 Temmuz tarihleri arasında Türkiye, Yunanistan
ve İngiltere Dışişleri Bakanlarının katılımıyla gerçekleşen I.
Cenevre Konferansı, Türk taleplerinin kabul edildiği bir anlaşmayla
sonuçlandı. Böylece "Ada'da bir güvenlik bölgesinin kurulması,
Rum ve Yunan işgalindeki Türk bölgelerin derhal boşaltılması,
esir durumda olan asker ve sivillerin mübadele edilmeleri veya
serbest bırakılmaları, barışın sağlanması ile birlikte anayasaya
uygun bir hükümetin yeniden kurulmasının temini, Kıbrıs Cumhuriyeti'nde
Kıbrıs Türk Toplumu ile Kıbrıs Rum Toplumu olmak üzere iki otonom
idarenin mevcudiyeti" onaylandı. İlk izlenim, Türkiye ve Kıbrıs
Türklerinin, uğrunda yıllardır mücadele ettikleri hakların bir
bölümünü elde ettiği yönündeydi..
Ancak Rum tarafının verdiği sözü tutmaması nedeniyle
bu anlaşma uygulanamadı. Yani adada muhtemel bir barış ortamı
bir kez daha Rumların eliyle ortadan kaldırıldı. Rum Milli Muhafız
Ordusu ve EOKA-B işgal altında tuttukları bölgeleri boşaltmadılar,
Türk esirleri serbest bırakmadılar. Türk tarafının iyi niyetli
girişimlerine kötülükle cevap verdiler. Rum-Yunan kuvvetleri Türk
köylerine yönelik saldırılarına devam ettiler; Muratağa ve Sandallar
köylerinde 88 Türkü vahşice öldürdüler, yaktılar ve topluca gömdüler;
Atlılar köyünde 37 Türkü katlederek bir çukura doldurdular. İnsanlık
dışı uygulamalara maruz kalan ve öldürülen Türklerin önemli bir
bölümünü bebekler, çocuklar, kadınlar ve yaşlılar oluşturuyordu.
İşte böyle bir ortamda Cenevre'de
düzenlenen İkinci Konferans'ta (8-13 Ağustos 1974), Rum-Yunan
temsilciler Birinci Konferans'ın kararlarını inkar ettiler, işi
ağırdan alarak sorunu çözümlenemez bir duruma getirmeye çalıştılar.
Amaçladıkları, durumu çıkmaza sokmak ve vakit kazanmaktı. Bir
taraftan da adadaki Türk kuvvetlerine saldırmak için hazırlık
yapıyorlardı. Bu sırada Rum kuşatması altındaki Türk köylerinde
binlerce Türk oldukça zor şartlar altında yaşıyordu. Tüm bunlar
ikinci bir harekatı zorunlu hale getirmişti. (Kıbrıs Türk Barış
Harekatı'nı incelemek üzere, İngiltere Parlamentosu tarafından
kurulan özel komite 1976 yılında verdiği raporda; "Türk kuvvetlerinin
I. Barış Harekatı'nda ulaşmış olduğu yerler askeri bakımdan savunmak
için yeterli olmadığından dolayı II. Barış Harekatı'nın yapılması
kaçınılmazdı" ifadesi kullanılmıştır. Ayrıca Lord Neval da "1974
yılında Türk askeri müdahalesi olmasaydı, adada Türk kalmayacaktı"
demiştir.30)
İkinci Barış Harekatı 14-16 Ağustos günleri arasında
gerçekleşmiştir. Böylece günümüzde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti
topraklarını oluşturan bölge, Lefke-Lefkoşe-Magosa hattının kuzeyi,
yani adanın yaklaşık %37'si kontrol ve güvence altına alınmıştır.
Harekat, adından da anlaşıldığı gibi, Kıbrıs'a barış, huzur ve
özgürlük ortamı getirmiş, Kıbrıs Türklerini zulüm, baskı ve yok
olmaktan kurtarmıştır. Adanın Yunanistan'a bağlanması tehlikesini
tamamen ortadan kaldırmıştır. Türklerin bugün adada güvenlik içinde
ve özgürce yaşamaları, 1974 Barış Harekatı ile olmuştur.
Harekatı takip eden aylarda, Birleşmiş Milletler'in
devreye girmesiyle yapılan toplantılar sonucunda, tüm savaş esirleri
karşılıklı olarak serbest bırakılmıştır.
İnsanlık dışı uygulamalara maruz
kalan ve öldürülen Türkler, Rumlar tarafından toplu mezarlara
gömüldüler. (Üstte)
Toplu mezarda ağlayan bir Türk. (Solda) |
Barış Harekatı'nın Sonuçları
1) 20 Temmuz müdahalesi ile Yunanistan'daki
askeri cunta istifa etti ve sivil bir hükümet kuruldu. Eski Yunan
politikacılarından Konstantin Karamanlis, sürgünde olduğu Fransa'dan
gelerek Yunanistan'ın başına geçti ve böylece 20 Temmuz Yunanistan'da
demokrasinin yeniden doğmasına vesile olundu.
2) Aynı şekilde Kıbrıs'ta 15
Temmuz darbesinin sonucu olarak başa geçen Nikos Sampson çekilerek,
yerine Klerides geçti ve darbecilerin Rum toplumu içinde egemenliklerini
sürdürmeleri engellendi.
3) 20 Temmuz, Rum toplumu içinde
siyasi görüş farklılıklarından dolayı darbecilerin sürdürdüğü
katliamları durdurdu, daha binlerce insanın katledilmesini önledi.
4) Hiç şüphesiz 20 Temmuz'un
en önemli sonucu, bir asırdan fazladır sürdürülen Enosis kampanyasının
amacına ulaşmasını ve Enosis'in gerçekleşmesini ebediyen önlemiş
olmasıydı.
5) 20 Temmuz'la, Türkiye, 1963
olaylarından beridir savunduğu Federasyon tezinin gerçekleşmesine
olanak sağladı, eşitliğimiz BM kararları ile kabul edildi.
6) 20 Temmuz'la, adada yaşayan
bütün Türkler kuzeyde toplanarak, can güvenliklerini sağladılar
ve coğrafi temele dayalı federasyonun maddi temelini oluşturdular.
7) Bunun bir devamı olarak kuzeyde
toplanan Türkler, Türkiye Cumhuriyeti ile iş birliği içinde Kıbrıs
Türk Federe Devleti'ni, ardından Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ni
oluşturdular ve kendi devletlerine sahip çıktılar.
8) Self-determinasyon hakkına
sahip olan bir ulusal halk olduklarını ve gerekirse bu hakkı ayrı
bağımsız devlet yönünde kullanabileceklerini dünyaya duyurdular.
Rum liderliğinin herhangi bir anlaşmaya yanaşmaması üzerine de
bu hakkı kullanarak kendi bağımsız devletlerini, KKTC'yi kurdular.
9) 20 Temmuz'la iki müttefik
üye olan Türkiye ve Yunanistan karşı karşıya geldi ve sonuçta
Yunanistan, NATO'nun askeri kanadından çekildiğini açıkladı. (Geçici
bir süre için. Nitekim sonradan tekrar dönmüştür.)
10) 20 Temmuz nedeni ile Türkiye
ile ABD de karşı karşıya gelmiştir. Ve Yunan Lobisinin de büyük
çabaları sonucu ABD kendi müttefiki Türkiye'ye karşı uzun süre
askeri-ekonomik ambargo uygulamıştır.
11) Yunanistan ve Kıbrıs Rum
yönetiminin yoğun propaganda girişimleri sonucu AET ve Avrupa
Konseyi ile diğer bazı uluslararası örgütlerde Türkiye sıkıştırılmak
istenmiştir.
12) Kıbrıs Türk Halkı, özgürlükçü
demokrasi rejiminin uygulanmasında büyük mesafeler kaydetti ve
çok partili hayata geçilerek serbest seçimler yapıldı.
13) 20 Temmuz'dan sonra Türkiye
Cumhuriyeti, dış politikasında bir atılım yaparak çok yönlü dış
politika uygulamaya ve özellikle 3. Dünya ülkeleri ve İslam ülkeleri
ile ilişkilerini geliştirmeye başladı.
14) Türkiye kendi savunma gücünden
başka bir güce güvenmeyeceğini anladı ve ulusal savunma sanayini
geliştirdi.
15) Ortaklık esasına dayalı bir
federasyon için, eşitlik temelinde toplumlararası görüşmeler başladı.
Ne var ki Rumlar bu eşitliği içlerine sindiremedikleri için görüşmelerden
bir sonuç çıkamadı.
16) Kıbrıs'ta iki eşit toplum
ve bu toplumların meşru hakları olduğu dünyanın ezici çoğunluğu
ve BM tarafından kabul edildi.
17) Kuzeyde kalan ekonomik değerler
ve Türkiye'nin yaptığı yardımlar, Kuzey Kıbrıs'ta ekonomik seviyenin
yükseltilmesine neden oldu.
18) Kıbrıs Türk toplumu ve iş
adamları ilk kez ayrı bir siyasi varlık olarak Türkiye ve üçüncü
ülkelerle doğrudan ticari ve ekonomik ilişkileri kurma olanağı
buldu.
19) Kıbrıs Türk toplumunda ilk
kez bir ekonomik yapıdan, bir ticaret sektöründen söz edilebilir
duruma gelindi.
20) Türkiye ile KKTC arasında
ekonomik ve kültürel iş birliği büyük boyutlara ulaştı. İmzalanan
iş birliği protokolleri, üniversiteler, Türkiye basın-yayın organları
ve yoğun şekilde işleyen turist akını nedeni ile ekonomik ve kültürel
etkileşim ve kaynaşma hızlandı.
21) 1974 öncesi tamamı ile tüketici
bir toplum olmaya zorlanan Kıbrıs Türk Halkı, Barış Harekatı sonrası
sağlanan olanaklar sonucu, üretici bir konuma geçti ve her alanda
üretici kapasitesini ortaya koydu.
22) Barış Harekatı
sonrası Kıbrıs Türk toplumunun sosyal hayatında bir canlanma oldu
ve her meslek dalında birçok mesleki örgüt, birlik, dernek, sendika,
cemiyet kuruldu, sosyal yaşantı, demokratik içeriğe tüm kurumları
ile kavuştu. Kısacası çağdaş, organize bir halk ve devlet olmanın
tüm gereksinimleri tamamlandı.31

Kıbrıslı milliyetçi Türkler |
Kıbrıs Türk Federe Devleti
30 Temmuz 1974 Cenevre anlaşması ve 1 Kasım 1974
tarihli Birleşmiş Milletler kararı ile, Kıbrıs'ta iki toplumun
varlığı ve eşitliği kabul edilmişti. Kıbrıslı Türkler, bu gerçeğe
dayanarak, 13 Şubat 1975'te Kıbrıs Türk Federe Devleti'ni (KTFD)
ilan ettiler. Rauf Denktaş'ın okuduğu kuruluş bildirisinde şu
noktalara dikkat çekiliyordu:
"Muhtar Kıbrıs Türk Yönetiminin Bakanlar Kurulu ve
Yasama Meclisi, 13 Şubat 1975'te Lefkoşe'de ortak bir toplantı
yaparak ve aşağıdaki vakıaları göz önünde tutarak;
- Kıbrıs Türk Toplumu, Kıbrıslı Rumlar tarafından
Anayasa uyarınca haiz olduğu hakları kullanmaktan alıkonmuştur.
- Kıbrıs Türk Toplumu, varlıklarını korumak ve can
ve mal güvenliğini sağlamak amacıyla toplanmış oldukları bölgelerde
uzun yıllar bütün iktisadi haklarından ve olanaklarından mahrum
edilerek ve tehdit ve baskı altında tahammül edilemez şartlar
içinde yaşamak zorunda bırakılmıştır.
- Kıbrıs Rumlarının 1963, 1967, 1974 yıllarında Kıbrıs
Cumhuriyeti'nin bağımsızlığına son vermek girişim ve tehditleri
karşısında, Cumhuriyet'in kurucularından biri olan Kıbrıs Türk
Toplumu, ağır fedakarlıklar pahasına bu girişimlere karşı koymak
zorunda bırakılmıştır.
Kıbrıs Cumhuriyeti'nin kurucularından olan Kıbrıslı
Rumlar ile bir arada yaşamak olanağının bulunmadığı sonucuna vararak;
ve Adaya sükunet, güvenlik ve devamlı bir barışın getirilmesi
için iki toplumun her birisi kendi bölgesinde, kendi iç yapısını
düzenleyerek, yan yana yaşamaları gerektiği sonucuna vararak;
ve
Kıbrıs Rum Toplumunun yukarıdaki esaslar uyarınca
bağımsız bir Kıbrıs Federal Cumhuriyeti'nin kurulması yolunda
herhangi bir yapıcı tutum içine girmediğini dikkate alarak; ve
Kıbrıs Rum Toplumunun sosyal ve iktisadi hayatının
yeni ve sağlıklı bir düzene tabi kılınması gereğini göz önünde
tutarak; ve
Kıbrıs'ın bağımsızlığına karşı olan ve bölünmesi
veya herhangi bir başka devletle birleşmesi yolundaki her girişime
kesinlikle karşı koymak inanç ve kararını teyit ederek; ve
Kıbrıs Cumhuriyeti'nin bağlantısızlık statüsünün
gerektiğine inanarak ve adanın yabancı çıkarlara hizmet etmesine
izin vermemek kararını beyan ederek; ve Kendi bölgelerinde gelecekteki
bağımsız Federal Kıbrıs Cumhuriyeti'nin kurulmasına yol açacak
düzenin hukuki esasını yaratmak gereğini göz önünde bulundurarak;
ve
Nihai amacın iki bölgeli bir federasyon çerçevesinde
Kıbrıs Rum Toplumuyla birleşmek olduğunu teyit ederek;
Temel maddeleri milletlerarası hukuka uygun olarak
milletlerarası anlaşmalarla saptanmış olan Cumhuriyet'in 1960
Anayasasının aynı usulle Kıbrıs Federal Cumhuriyeti'nin anayasası
olarak değiştirilmesine ve Federal Cumhuriyetin kurulmasına kadar
muhtar Kıbrıs Türk Yönetiminin yeniden düzenlenmesi ve teşkilatlanmasının
gerekli olduğunu kararlaştırmıştır.
Bu amaçla muhtar Kıbrıs Türk Yönetimi Başkanının
başkanlığı ile bir Kurucu Meclis kurulmasına karar verilmiştir."
Şüphesiz yukarıdaki bildiri, Kıbrıs Türk Federe Devleti'nin
kuruluş nedenini sorgulayanlara en güzel yanıt olmuştu. 1976 ve
1981'de genel ve yerel seçimler yapıldı; Rauf Denktaş, 1983 yılına
(yani Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin kuruluşuna) kadar Federe
Devletin Başkanı olarak görevde kaldı.
Bu dönemdeki önemli bir gelişme, nüfus mübadelesi
anlaşmasıydı. Böylelikle güneyde kalan Türkler kuzeye, kuzeyde
kalan Rumlar ise güneye geçtiler; Kıbrıs'taki iki toplum adanın
iki ayrı bölgesinde toplandı.
1977-1979 dönemi, Doruk anlaşmaları olarak bilinen
toplumlararası görüşmelere sahne oldu. Rauf Denktaş'ın çağrısıyla
başlayan görüşmeler önce Denktaş ile Makarios, (Makarios'un ölümünün
ardından) sonra ise Denktaş ile Kiprianu arasında gerçekleşti.
Sonuçta, her ne kadar Mayıs 1979'da on maddelik bir anlaşma imzalansa
da, bu düzenlemelerin fazla bir etkisi olmadı.
1980 Ağustosu'nda yeniden başlayan ve aralıklarla
1983 Mayısı'na kadar süren görüşmelerden de bir sonuç çıkmadı.
Türk ve Rum tarafları iki kesimlilik, iki bölgelilik, temsil,
federal devletin yetkileri, yerleşme, mülk edinme ve serbest dolaşım
gibi konularda ortak bir noktaya gelemediler. Uzlaşmaya darbe
vuran asıl nokta ise, Rum yönetiminin, Türk toplumu ile eşitlik
ve ortaklık esaslarına dayanan bir birlikteliği kabul etmeme konusundaki
ısrarıydı.
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti
Kıbrıs sorununda önemli dönüm noktalarından biri
1983 senesidir. 13 Mayıs'ta Birleşmiş Milletler, Kıbrıs Rum yönetimine
arka çıkan, hatalı, tek yanlı ve haksız bir karar alır. Buna karşılık
olarak KTFD, 17 Haziran'da, Kıbrıs Türk halkının self-determinasyon
hakkını vurgulayan kararını açıklar. 15 Kasım 1983'te ise, tarihi
kararını, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin (KKTC) kuruluşunu
ilan eder:
"Kıbrıs Türk halkının özgür iradesini temsil eden,
doğuştan hür ve eşit olan bütün insanların hür ve eşit yaşamalarına
inanan, bu inanç içinde, Kıbrıs Türk Halkının self-determinasyon
hakkını 17 Haziran 1983 tarihli kararıyla dünyaya ilan etmiş olan,
ırk, milli menşe, dil ve din gibi farklara dayalı olarak insanlar
arasında ayırım gözetilmesini, her türlü sömürgeciliği, ırkçılığı,
baskı ve tahakkümü reddeden, Kıbrıs'ta, Doğu Akdeniz'de, Ortadoğu'da
ve dünyada tam bir barış ve istikrarın, huzur ve güven içinde
yaşama ve kendi kendilerini yönetmeye hakları olduğuna inanan,
aynı adada yan yana yaşamaya mecbur bulunan bu iki halkın aralarındaki
bütün sorunları, eşit düzeyde müzakerelerle, barışçı, adil ve
kalıcı bir çözüme ulaştırmanın mümkün ve zorunlu olduğu görüşüne
sımsıkı bağlı bulunan, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin ilanının
iki eşit halk arasında ortaklığının bir federasyon çatısı altında
yeniden kurulmasını ve sorunların çözümlenmesini engellemeyip,
kolaylaştırabileceğine kani olan, iki halk arasındaki bütün sorunların
barışçı ve uzlaşmacı bir politika ile çözümlenebileceğine inanan
ve bu amaçla müzakereler yürütülmesini yürekten dileyen ve önerilmiş
bulunan zirve toplantısının bu açıdan yarar sağlayacağına inanan
Meclisimiz, Kıbrıs Türk Halkı adına, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin
kuruluşunu ve 'bağımsızlık bildirisini' onaylar."
Açıklanan "Bağımsızlık Bildirisi"nde KKTC'nin kuruluş
nedenleri şöyle ifade edilir:
"Yine bu tarihi günde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin
a) Birleşmiş Milletler ilkelerine bağlılığını,
b) Bağlantısızlık dışında bir politika izlemeyeceğini,
c) İki büyük devletle ve bütün ülkelerle ilişkilerinde
Doğu Akdeniz'de barış ve istikrarın ve dengelerin korunmasını
daima ön planda tutacağını ve hiçbir askeri bloka katılmayacağını,
d) Bütün ülkelerle dostane ilişkiler kurmayı
amaçladığını ve egemenlik alanında hiçbir ülke aleyhine, hiçbir
düşmanca faaliyete izin vermemeye kararlı olduğunu,
e) Tesis, garanti ve ittifak anlaşmalarına
bağlı olduğunu,
f) İslam ülkeleri, bağlantısız ülkeler ve
Commonwealth ile kabil olan en yakın bağları ve ilişkileri kurmaya
çalışacağını,
g) Kuzey Kıbrıs'ı dünyada, Akdeniz'de ve yakın
bölgemizde barışın hüküm sürmesine hizmet edecek bağımsız ve bağlantısız
bir barış ve huzur bölgesi olarak tutmaya azimli ve kararlı olduğunu,
Yukarıda belirtilen inançların, gerçeklerin ve zorlukların
ışığı altında Kıbrıs Türk Halkının meşru ve önüne geçilmesi imkansız
istek ve iradesine tercüman olan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin
bağımsız bir devlet olarak kurulduğunu dünya ve tarih önünde ilan
ediyoruz..."
Rauf Denktaş, yeni kurulan Cumhuriyet'in Cumhurbaşkanı
seçildi ve Kıbrıs Türk toplumu adına görüşmeleri yürütme görevini
üstlendi. Ne var ki, bazı büyük devletlerin baskıları sonucu,
Türkiye, Pakistan ve Bangladeş dışında hiçbir devlet KKTC'ni tanımadı.
Toplumlararası Görüşmeler
BM Genel Sekreteri Perez de Cuellar'ın
aracılığı ile 1984 yılında toplumlararası görüşmelere tekrar başlandı.
Genel Sekreter her iki toplumun taleplerini göz önünde bulundurarak
bir anlaşma taslağı hazırladı. Bu belgeye Rauf Denktaş olumlu,
Kiprianu ise olumsuz yanıt verdi. Böylece bir kez daha çözüme
yönelik bir sonuç elde edilemedi.
Görüşmelere Kıbrıs Rum yönetiminin yeni
başkanı ve görüşmecisi Yorgo Vasiliu ile devam edildi. Rumların
temsilcisi değişse de anlamsız görüşleri değişmedi ve herhangi
bir sonuca ulaşmak mümkün olmadı.
BM Genel Sekreteri Boutros Gali 1992
yılında, taraflar arasındaki tüm anlaşmazlık konularını kapsayan
bir çözüm önerisi getirdi. Türk tarafı 100 maddeden 91'ini kabul
ettiğini bildirdi. Ancak Rum tarafının temel konulardaki itirazları
bir anlaşma olasılığını yine ortadan kaldırdı.
1993'te Glafkos Klerides'in iktidara
gelmesiyle, müzakereler Denktaş ile Klerides arasında sürdü. İlk
başta Klerides'in Rum toplumunu temsilen görüşmeci olması, sorunun
çözümü açısından olumlu bir gelişme olarak değerlendirildi. Ancak
Klerides çok geçmeden herkesi hayal kırıklığına uğrattı ve geçmişteki
Rum politikacılardan bir farkı olmadığını ortaya koydu. 1999-2000
yıllarında, BM Genel Sekreteri Kofi Annan'ın gözetimindeki görüşmelerden
de bir sonuç çıkmadı. Güney Kıbrıs'ın Avrupa Birliği'ne alınması
kararı ise, sorunu eskisinden daha da karmaşık bir hale getirdi.
2001 yılının sonlarında Rauf Denktaş'ın Klerides'i
yüz yüze görüşmeye çağırmasıyla, Ocak 2002'de yeni bir görüşme
süreci başladı. Klerides'in KKTC'ni, Denktaş'ın Güney Kıbrıs'ı
ziyaret etmesi, Kıbrıs tarihi açısından oldukça önemliydi. Ancak
liderlerin defalarca biraraya gelmelerine rağmen somut bir ilerleme
sağlanamadı ve "Annan Planı" devreye girdi.
Bugüne kadar süren görüşmelerde şu husus şüphesiz
dikkat çekicidir: Rauf Denktaş ve Türk tarafının iyi niyetli,
olumlu ve yapıcı çabalarına karşılık, Rum liderler aksi bir tavır
sergilemiştir. Bu yüzden çok zaman kaybedilmiştir. Rum tarafı
tartışmalara, çekişmelere bir an önce son vermelidir; Türk tarafı
gibi anlayış ve hoşgörü içinde yaklaştığı takdirde sorunun çözülmemesi
için bir sebep yoktur. Önemli olan, zorlaştırıcı değil kolaylaştırıcı,
yıkıcı değil yapıcı, engelleyici değil yardımcı olmaktır.
Kıbrıs Türk Tezi
Kıbrıs'ta eğer Türk ve Rumları yeniden biraraya getirecek
siyasi bir formül uygulamaya konacaksa, bunun aşağıdaki şartlara
uyması gereklidir:
1) Türkiye'nin, tek yanlı müdahale hakkını
içeren ve Türk Halkının savunma ihtiyacını karşılayacak oranda
Türk askerinin adada kalmasını öngören etkin ve fiili garantörlüğü
esastır. Çok uluslu garantörlük veya BM Güvenlik Konseyinin taraf
yapılarak garantörlüğün gevşetilmesi kabul edilmez.
2) Siyasal eşitlik ve hak eşitliği temel koşuldur.
Rum Halkının sahip olduğu bütün haklara Türk Halkı da sahip olmalıdır.
3) Türk Halkı azınlık değildir. Azınlık haklarına
razı olamaz, çoğunluk egemenliği kabul edilmez. Türk Halkının
egemenliği ve KKTC tanınmalıdır.
4) Türk askeri ancak bir anlaşmadan sonra
ve o da garantörlük anlaşması çerçevesinde adada kalacak olanların
dışındakiler olmak üzere çekilecektir.
5) KKTC dağılmayacak, federal veya konfederal
devletin eşit kanatlarından biri olacaktır.
6) İki halka ve iki devlete dayalı yeni bir
ortaklık kurulmalıdır. Türkler bu iki eşit halktan biri olacaktır.
Mevcut yasa dışı devlete katılma söz konusu değildir. 0 devlet
dağıtılacaktır.
7) Yeni devletin ismi Kıbrıs
TÜRK-RUM Cumhuriyetleri Birliği veya KIBRIS EGEMEN Devletleri
Birliği olmalı, iki halklı ve iki devletli niteliği vurgulanmalıdır.
8) Türkler, ayrı bir Halk olarak
self-determinasyon hakkına sahiptir ve bu hakları, ayrılma hakları
ile birlikte anlaşmada açıklıkla vurgulanmalıdır. İki devletin
iş birliğini sağlayacak merkezi oluşum, zayıf ve gevşek olmalıdır.
9) Cumhurbaşkanlığı, Meclis Başkanlığı,
Dışişleri Bakanlığı ve önemli görevler dönüşümlü olmalıdır. Ortak
oluşumun her organında etkin temsil esastır. Federal Konseyde
eşitlik esas olmalıdır.
10) Ortaklığı oluşturan konfedere
veya federe devletler üçüncü. ülkelerle ayrı ekonomik, kültürel
ve siyasi ilişki kurabilmelidir.
11) Serbest dolaşma kontrollü,
yerleşme ve mülk edinme belli bir moratoryum sonunda ele alınmalıdır.
Bu moratoryum sonunda da yerleşme ve mülk edinme bir üst tavanla
sınırlandırılmalıdır.
12) Türkler kendi devletlerinde
tam egemen olmalıdır.
13) "Tüm Rum göçmenlerin evlerine
dönmesi" söz konusu değildir. Ancak sınır düzenlemeleri olabilir.
Sınır düzenlemelerinde 1977 Denktaş-Makarios anlaşmasında üzerinde
anlaşmaya varılan verimlilik, yeterlilik, mülkiyet ve güvenlik
kriterleri, göz önünde bulundurularak, Türk Halkı dördüncü kez
göçe zorlanmamalıdır.
14) Toprak sorunu bu çerçevede
sıfırlama yöntemiyle çözülmelidir. Tazminatlar ve mübadele yöntemi
esastır.
15) Merkezi Yönetime bırakılacak
tanımlanmış kısıtlı yetkilerin dışındaki tüm yetkiler, bağlı Cumhuriyetlerde
olacaktır. Ortak üst oluşumun egemenliği ve yetkileri üye devletlerden
kaynaklanacaktır. Bakanlar Kurulunda kararlar oy birliği ile alınmalı,
Meclislerde ise ayrı oy çoğunluğu hakkımız bulunmalıdır.
16) Türk Halkına kalacak toprak,
ekonomik bakımdan verimli ve yeterli, güvenlik bakımdan savunulabilir
ve sahip olduğumuz toprak mülkiyetimize uygun olmalıdır.
17) Türk Halkının yeniden göçmen
olması ve içine Rum yerleştirilmesi söz konusu olmamalı, iki kesimlilik
korunmalıdır.
18) KKTC vatandaşlarının statüsü
hakkında karar verme yetkisi KKTC'ye aittir, atandaşlarımızın
bir bölümünün adadan sürülmesi söz konusu olamaz.
19) Olası bir anlaşma gönüllülük
esasına dayanmalı ve her iki halkın ayrı ayrı referandumuna sunulmalıdır.
20) Rumlar "tüm Kıbrıs" adına
AB'ne tam üye olamaz. Tam üyelik ancak bir çözümden sonra gündeme
gelebilir. Kıbrıs, Türk halkının ayrı onayı olmadan ve Türkiye
de tam üye olmadan AB'ne tam üye olamaz. Türk tarafının tam üyelik
görüşmelerine katılması için yeniden ortak bir başvuru yapılması
veya KKTC'ye, devlet olarak ayrı bir davet yapılması gerekir.
21) Bu içerikte bir çözümün
kabul edilmemesi halinde, şimdiki statü de bir çözümdür ve KKTC
bağımsız, egemen bir devlet olarak tanınarak yaşamalıdır.